• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/kutludogumdokumanlari/
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret272180
Site Menüsü
Site Haritası
Takvim
Esmaül Hüsna
Siyer Araştırmaları Merkezi

Siyer Tv

KUTLU DOĞUM HAFTASI

Toplumda Güven Duygusu

Mehmet Görmez

Mehmet Görmez
ozelkalem@diyanet.gov.tr
Işık Saçan Kandil
30/03/2015

Aslında kadim kültürlerde, bir yerde üç gün ekmek yiyen, oranın suyunu içeni oradan addederler. 24 sene önce Bolu Eğitim Merkezinde 45 gün ekmeğinizi yedim, suyunuzu içtim. Zannediyorum beni de Bolulu addedilirsiniz.  (Alkışlar)

Elbette, elbette biz bugün IŞIK SAÇAN KANDİLİ, doğduğu günden bugüne kadar ve kıyamete kadar bütün insanlığa ışık saçan resulü kibriyanın dünyayı teşrifini kutlamak üzere toplandık buraya. Ancak bu vesile ile ben Bolu’daki din hizmetlerimize yeni bir aşk, yeni bir heyecan katmak üzere göreve başlayan İl Müftümüzü Yaşar bey hocamızı kutlamak ve hem de birlikte mesai arkadaşım olarak çalıştığımız, Dini Yayınlarda birlikte hizmet ettiğimiz Dr. Yüksel Salman Bey’i, ikisinin birlikte davetine icabet etmek üzerine huzurunuzda bulunuyorum.

Saygıdeğer Hanımefendiler, Beyefendiler…

Milletleri millet yapan yüksek değerler vardır. Milletleri millet yapan sevgiler vardır, sevdalar vardır. Bizim milletimizi de millet yapan çok yüksek değerler, çok yüksek sevgiler, çok yüksek sevdalar vardır. Ve bizim milletimizin en büyük sevgisi, en büyük sevdası şüphesiz Muhammed Mustafa sevgisidir.

Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar, dünyanın neresinde gezerseniz gezin, millet olarak bizim mayamızda Muhammed Mustafa’nın sevgisi var. Rasülü kibriyanın vefatından itibaren bütün milletler ona olan aşkınını, sevgisini, sevdasını ortaya koymak için şiirler yazdılar,  kasideler yazdılar, ilahiler yazdılar, edebiyatlar oluşturdular. Fakat bizim edebiyatımız, peygamber sevgisini çok daha fazla çok daha farklı işlemiştir. Bizim edebiyatımızda, bizim kültürümüzde peygamber sevgisi çok daha farklı algılanmıştır.

Bizim sevgi merkezli bir Muhammed Mustafa tasavvurumuz var. Fuzuli’den Süleyman Çelebi’ye, Mevlana’dan Yunus’tan Necip Fazıl’a kadar ilhamını bu sevgiden almayan hiçbir şair tarihimizde büyük şair olamamıştır. Bakın tarihe, bakın edebiyat tarihimize, bakın kültür tarihimize, ilhamını Muhammed Mustafa sevgisinden almayan hiçbir şair, gönüllerde yer almamıştır.

Fuzûlimiz, Anadolu’daki nehirlerimizin akışını bile peygamber sevgisi ile tasvir eder.

“Başını taştan taşa gezer avare su” derken, Fırat’ın ve Dicle’nin kıbleye doğru deli deli akışını, kıblede bulunan, hedefte bulunan Muhammed Mustafa’nın Medine-i Münevvere’nin yakınlarına düşmek için, yakınlarında bulunan tozlara topraklara yüzünü sürmek için gittiğini ifade eder ve nehirlerimizin akışını Fuzûli peygamber sevgisi ile tasvir eder.

Az önce Kırgızistanlı kardeşimizin ağzından biz Necip Fazıl’ın Sakarya’sını dinledik. Satır aralarında anlamaya çalışıp, satır aralarında Sakarya’nın da peygamber sevgisi ile nasıl coşarak aktığını görürsünüz.

Süleyman Çelebimiz, Mevlidi Şerif’te Vesiletü’n- Necât adlı Mevlidi Şerif’te, öyle bir peygamber tasvir eder ki, siz onu gidip Arabistan topraklarında aramazsınız. Sanki Bursa’nın bir köyünde dünyaya gelmiş, bizden biri, içimizden biri olarak O’nu tasvir eder. Biz hep öyle gördük millet olarak. Öyle gördük.

“Susadım gâyet hararetten katî

Sundular bir cam dolu su şerbeti”

Şerbet sunmak âdeti yoktur Resulü Kibriya’nın doğduğu Mekke’de. Ama Bursa’nın köylerinde böyle bir âdet vardır. Gönlümüzde yer alan sevgili peygamberimizi, O bize öyle tasvir eder, öyle tanıtır.

Hanımefendiler, Beyefendiler.

Bu sevgiyi gören Diyanet İşleri Başkanlığı, çok isabetli bir kararla 1980’li yıllardan itibaren Rasülü Ekrem’in doğduğu haftayı, “Kutlu Doğum Haftası” ilan etmiş ve büyük bir coşkuyla en azından şu anda nisan ayında 35 ülkede, Hz. Peygamber’in doğumunu kutlayacağız.

Bir haftayla sınırlık tutmak için zorlanıyoruz biz. Bir haftayla sınırlı tutamıyoruz. İnanın bütün dünyada, önümüzdeki hafta Hollanda’da muhterem Diyanet İşleri Başkanımız, büyük bir salonda binlerce insana kutlu doğumun açılışını yapacak. Ondan iki gün sonra Almanya’da 20 bin kişilik bir salonda Muhammed Mustafa anlatılacak. Bu gelenek, gelişerek, büyüyerek devam ediyor. Neden? Çünkü milletimizin gönlünde var olan peygamber sevgisini sadece harekete geçirdik başka bir şey değil.

Ben bu vesile ile bu geleneği başlatan bütün büyüklerimize, ahirete irtihal edenlere Cenab-ı Hak’tan rahmetler diliyorum. Berhayat olanlara sıhhat ve afiyetler diliyorum.

1989 yılında Ankara Kocatepe salonunda, ilk kutlu doğum haftasının açılışında rahmetli Ahmet KABAKLI hoca kürsüde konuşuyordu. Ben de dinleyiciler arasında, bu çalışmaların sekretaryasını yürüten birisi olarak görev almıştım. Ahmet KABAKLI hoca, edebiyatçımız Nihat Sami BANARLI’dan, çok önemli ve size anlatmak istediğimi en güzel ifade eden bir anekdot nakletmişti, onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Edebiyatçımız, İstanbul’da evinin penceresinin kenarında oturmuş edebi bir metin kaleme almakla meşgul… Pencere açık, bir bahar mevsimi… Pencere, dört beş apartmanın ortasında bulunan bir parka bakıyor. Parkın içerisinde etraftaki bütün apartmanların kapıcılarının eşlerinin bir araya geldiğini, birbirlerine bir çay ziyafeti çektiğini görür. Fakat bir taraftan metnini kaleme alırken, bir taraftan da kulağı, duyduğu bazı şeylerden etkilenir.

Bakar ki etrafta cıvıl cıvıl oynaşan bütün kız çocuklarının isimleri ya gül ile başlıyor ya gül ile bitiyor. Bu çok dikkatini çeker. Gülşen, Gülben, Gülderen, Gülseren, yahut Şengül, Aygül, Birgül… Gül ile başlayan, Gül ile biten bir alay isim… Çok dikkatini çekiyor. Pencereden teyzelere hitaben sesleniyor:

- Teyzeler bir şey öğrenmek istiyorum, diyor.

- Memleketiniz neresi. Siz nerelisiniz? diyor birisine,

- Ben Çankırılıyım. Ötekine sen nerelisin? diyor.

- Ben Çorumluyum. Bir başkası ben Yozgatlıyım, öbürü ben Kırşehirliyim.

- Haa anladım anladım, diyor.

-Sizin memleketlerde hiç gül yetişmediği için mi hep çocuklarınıza hep gül ile başlayan hep gül ile biten isimler verdiniz? diye sorar.  

Beli bükük ihtiyar bir teyze ayağa kalkar:

-Öyle değil. Evlat öyle değil, diyor.  Biz gül ismi Muhammmed Mustafa’mızı hatırlarız da, onun için gül adını verdik çocuklarımıza. (Alkışlar)

Milet olarak bizim sevgi merkezli bir peygamber tasavvurumuz var. Ve var mısınız salonda yoklama yapmaya? Şimdi yoklama yapmaya kalkışsak bu salonda? kaçımızın ismi Ahmet, Muhammed, Mehmet, Mahmut. Kaçımız Mustafa? Kaçımızın ismi Aişe, Fatıma, Amine?… Biz millet olarak bir peygambere ailesiyiz. Bütün bunlar bizim sevgili peygamberimize olan sevgimizin en güzel ifadesidir.

Bir gazetede yıllar önce okumuştum. Türkiye’de Sadece iki buçuk milyon insan o günkü tespitlerle…

Ahmet, Mehmet, Mustafa…

Bütün bunlar neyi gösteriyor? Bizim peygamber sevgimizi gösteriyor.

-          Peki, sevmek yeterli mi?

-          Değil. 

Şimdi asıl konuyu oraya getirmek istiyorum.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sevmek yetmiyor, mühim olan bu sevgiyi tanımaya dönüştürmek, bu tanımayı anlamaya dönüştürmek ve bu anlamayı yaşamaya dönüştürmek.

Sevmek, tanımak, anlamak ve yaşamak.

Şimdi, hakikaten bu açıdan bir problemimiz yok. Biz kıyamete kadar millet olarak bu sevgiye bağlı kalmaya ahdetmişiz. Buradan dönmek yok. Bizim milletimizin varlığında, mayasında bu sevgi olduğu için, bu sevgide bir eksilme olacağını düşünmüyorum.  Ama bir problemimiz var. Biz bu sevgiyi tanımaya, anlamaya ve yaşamaya dönüştürmede sorunlara sahibiz. İşte bu sorunları konuşalım istiyoruz.

Eğer, mevlid kandilimizi, kandiller eğer kandiller yüreğimize, gönlümüze, hayatımıza ışık vermeye devam edecekse, bizim o sevgiyi kandiller vasıtasıyla tınamaya, anlamaya ve yaşamaya dönüştürmemiz lazım. Önce tanımalıyız, tanımak için okumalıyız, tanımak için okumalıyız. Okumuyoruz. Okumadığımız için tanımıyoruz peygamberimizi. Tanımadığımız için anlayamıyoruz. Ve onu hayatımıza geçiremiyoruz. O’nu yaşamıyoruz, O’nun gibi yaşayamıyoruz.

Şimdi tanımak dedik. Ben Kutlu Doğum Haftalarındaki gittiğim bütün salonlarda salonu bir soru sorarım. Ve lütfen siz de benim kusuruma bakmayacaksınız. Ben bu salona da bu soruyu yöneltmek zorundayım. Kandillerimizi daha güzel bir etkinliğe dönüştürmek için sadece bizim bu kutlu doğum haftaları için belirlediğimiz bir sloganımız var.

ANMAKTAN ANLAMAYA… ANMAKTAN ANLAMAYA…

Eğer mevlidle geçirirsek gecemizi, sadece anmış oluruz. Ben şimdi buradan size sadece vaazü nasihat edip konuşma yapıp terk edersem burayı,  sadece anmış oluruz. Gelin bu anmayı, anlamaya dönüştürelim. Anlamayı, anlamaya dönüştürmenin, ilk yolu, okumaktır. Okumak..

Şimdi, her kutlu doğum haftasında büyük büyük salonlarda, beni dinleyen bütün hanımefendilere ve beyefendilere ilk sorduğumuz soru şu olmuştur.

-          Sizin evinizde, daha doğrusu evinde peygamberimiz aleyhisssalâtü vesselamın hayatını baştan sona anlatan küçük, büyük kitap bulundurulanlar parmak kaldırsın. (Parmaklar kalkar çok olunca)

-          Zaten Dini Yayınlar Dairesi Başkanımız da Bolulu. Eğer böyle olmasaydı, şimdi o hemen görev addedecekti. Ve peygamberimizin hayatını anlatan herhangi bir kitabı bulunduramayanlar ona müracaat edeceklerdi. Demek ki salonda anlaşılıyor ki % 90, her evde peygamberimizin hayatını anlatan bir kitap var. Bu çok güzel.  (Alkışlar)

-          Şimdi ikinci soru.

-          Evinde bulunan bu kitabı, baştan sona, doğumundan vefatına kadar okuyanlar parmak kaldırsın… (Kalkan parmakların azlığından dolayı)

-          Eyvah, eyvah, eyvah…

Evet, görüyorsunuz değil mi? Benim gördüğüm parmaklar % 10,  % 10 hadi,  % 15 olsun. Şimdi, bu küçük bir anket. Anlaşılıyor ki, % 80 civarında kabataslak salonumuzda bizi dinlemeye gelen kardeşlerimiz, peygamberimizin hayatını, doğumundan vefatına kadar herhangi bir kitaptan okumamışlar.

Şimdi, kandili ve gönlümüzde var olan bu sevgiyi… Kandil yakılmak için vardır.  Kandil yakmak istiyor musunuz? Yüreğimizdeki kandilleri yakmak istiyor musunuz?

(Evet sesleri)

O zaman gelin, birlikte sözleşelim birlikte sözleşelim. Bu salonda bulunan herkesten bu kandil gününde bir söz alalım. Herkes evine gider gitmez bu geceden itibaren başlıyor okumaya ama nasıl başlıyor? Ama ben yine salonda bulunan hanımefendilere görevi vermeyi tercih ediyorum.

Hanımefendiler, bu işi size emanet etmek zorundayız. Siz evde bir gelenek başlatıyorsunuz. Haftada bir saat, yemek masasının etrafında nasıl bir araya gelip, aile bireyleri nasıl bir araya geliyorsa, haftada bir saat peygamberimizin hayatını okumak için bir araya geliyoruz.  Organizeyi yapacak olanlar hanımefendiler.  Beyefendiyi de tutacak sandalyesine oturtacak. Dinle diyecek ve yeni yeni okumayı öğrenen bir çocuğumuzun eline, Hz. Peygamberimizin hayatını anlatan bir kitabı vereceğiz. Bir kitapçık vereceğiz yahut. Birkaç yıldır kutlu doğum haftalarında dağıttığımız, çocuklara çocuk diliyle Hz. Peygamber’i anlatan “Peygamberimi Öğreniyorum” mesela. 50-60 sayfalık bir şeydir o.  Çocuğunun eline vereceğiz o, okumaya başlayacak.  

Ama onunla yetinmeyeceğiz. Daha sonra bir başkası, daha sonra bir başkası ve böylece göreceksiniz ki evinizin içerisine ışık saçan kandil, ışık vermeye başlamış. Evinize, Cenab-ı Hakk’ın bütün insanlığa rahmet olarak gönderdiği rahmetinin, rahmet elinin ailenizin üzerini geldiğini hissedeceksiniz.

Şimdi eğer bu sözü veriyorsanız, ben konuşmaya devam edeceğim. Eğer bu sözü vermiyorsanız ben sözü burada noktalamak istiyorum. (Alkışlar…)

Evet, sözü aldık, sözü aldık. Hanımefendiler, evde bu kampanyayı başlatıyorlar ve daha sonra en kısa zamanda okumayan herkes peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın hayatını baştan sona okuyor. İl Müftümüz bunu takip ediyor. Gelecek sene kutlu doğumda ben gelirsem ben, ben gelmezsem Dr. Yüksel SALMAN Bey burada, tekrar bu soruyu soruyor. Ve bu sözün ne kadar yerine geldiğini birlikte tesbit edeceğiz. Ve alkışlarınız da hepinizin bu sözü verdiğini ortaya koyuyor.

Evet, muhterem kardeşlerim. Hanımefendiler, Beyefendiler,

Lütfen ama, lütfen okuyun. Okuyun. Muhammed Mustafa’nın dünyayı gelişini okuyun.

Onun o güzel çocukluğunu okuyun.

Halime Sadiye’nin kucağında, başka yad ellerde, anneden ayrılışını okuyun.

6 yaşında iken doğmadan önce babasını nasıl kaybettiğini,  6 yaşına geldiğinde annesinden ayrılışını okuyun.

Kötülüklerle kuşatılmış bir toplum içerisinde yaşadığı halde, toplumun hiçbir kötülüğüne bulaşmadan geçirdiği gençlik hayatını okuyun, genç kardeşlerim.

Muhammmed Mustafa’nın gençliğini okuyun.

20 yaşında bir delikanlı iken Hilful Fudul dediğimiz Erdemliler Topluluğuna nasıl kaydolduğunu ve içinde bulunduğu toplumun kötülükleri ile nasıl mücadele ettiğini okuyunuz. 

Okuyunuz Muhammed Mustafa’nın hayatını okuyunuz.

25 yaşında bir delikanlı iken kendisinden 15 yaş büyük müminlerin annesi Hz. Hatice annemizle evliliğini okuyun.

Aile reisleri olarak, anneler olarak babalar olarak. Peygamberimizin Hz. Hatice ile dostluk, arkadaşlık , iffet, haya, nezahet, meveddet, muhabbet üzerine bir aile yuvası nasıl kurulur? Onu okuyunuz.

İlk vahyin nasıl geldiğini okuyunuz. Gelen ilk vahyi, peygamberimizin eşi Hz. Hatice ile nasıl paylaştığını okuyunuz. Hz. Hatice’ye,

”- Ben kendimden korkuyorum”dediğinde;

-          “Hayır, korkma! Allah seni asla mahzun etmeyecektir. Allah seni asla mahcup etmeyecektir. Çünkü sen, bütün akrabanı gözetirsin. Çünkü sen, yolda kalmış, darda kalmış, zorda kalmış bütün insanlara yardımcı olursun. Çünkü sen daima Hakk’ın yanında yer alırsın deyişini” okuyun.

Hazreti Hatice ile birlikte Varaka bin Nevfel’e gidişini okuyunuz. İslam’ın ilk tebliğini, ilk çağrısını okuyunuz.

İlk çağrıya nasıl tepkiler verildiğini okuyunuz. Müslümanların kısa süre içerisinde Erkam’ın evinde nasıl bir araya geldiğini, Erkam’ın evinden kıyamete kadar bütün insanları kuşatacak rahmet ilkelerinin, rahmet prensiplerinin nasıl konuşulduğunu okuyunuz.

Kendinizi mahrum etmeyiniz. Ve daha sonra İslam davetinin açığa çıkarılışını, açıktan açığa nasıl davet edildiğini okuyunuz. Yine nasıl tepkiler geldiğini okuyunuz. Müslümanların nasıl muhasara altına alındığını okuyunuz.

Müslümanların, Habeşistan’a neden hicret ettiğini okuyunuz. Sevgili Peygamberimizin daha sonra Medine’ye Taif’e gidişini okuyunuz.

Taif’te taşlandığında şahadet parmağını kaldırarak “Allahım bunlar cahiller topluluğu, bunları affet” diye yalvarışını okuyunuz.

Sonra Medine’ye hicreti okuyunuz. Yesrib diye bir köyden bir Medine’nin nasıl ortaya çıktığını okuyunuz. Bir Medine’nin,  medeniyete nasıl dönüştüğünü okuyunuz.

Mescidi nebeviyi nasıl inşa ettiğini okuyoruz. Mescidi Nebi’yi inşa ederken taşları nasıl sırtında taşıdığını Muhammed Mustafa’nın okuyunuz. Ve örnek bir toplumu nasıl inşa ettiğini okuyunuz.

Baba olarak, eş olarak, arkadaş olarak, dost olarak, komşu olarak,  akraba olarak, en örnek en model, en yüksek insanın, toplumun nasıl oluştuğunu okuyunuz. Kendinizi bunlardan neden mahrum edersiniz? Madem gönlünüzde Muhammed Mustafa aşkı ve sevgisi var. O sevgiyi neden anlamaya dönüştürmüyoruz?

Mescidi Nebevi’ye İran’dan bir heyet girmişti. Ancak, halka mescidin içerisinde halka halinde bulunan sahabenin içerisinden hangisinin peygamber olduğunu bilemiyordu. Su dağıtan birisine soruyorlar:

-          Men seyyidül kavm? Bu kavmin efendisi kim?

Efendiler efendisi cevap veriyor:

-          Seyyidül kavmi hadimühüm. “Bu kavmin efendisi onlara hizmet edendir.”

Onlardan birisi olarak en yüksek tevazuyu ancak O’nda görüyoruz. Soruyorlar:

-          Ya Rasulallah! Senden önceki peygamberlerle, aranızdaki farkı anlatır mısınız? 

-          Anlatayım diyor. Rasuller Rasülü anlatayım size.

-          Bir adam çok güzel bir ev inşa etti. Evi çok güzel yaptı. Ancak bir tuğlalık boş bir yer bıraktı. Bir tuğlalık boş bir yer. Sonra, insanlar bu evin içine girip, evi ziyaret etmeye başladılar. Evi gören herkes evin güzelliği karşısında hayran kalıyordu. Ama herkesin gözü o boş tuğlanın bulunduğu yere takılıyordu. Keşke bu boşluk da olmasa diyordu. İşte o tuğla benim” diyen bir peygamberin ümmetiyiz.

Âdemle başlayan, kendisiyle biten büyük peygamberler binasını Hatemül Enbiya, böyle tarif ediyor.

Ve Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i okuyunuz.

Medine’de, Medine’yi açık bir üniversiteye nasıl dönüştürdüğünü okuyunuz. Medine’yi açık bir üniversiteye nasıl dönüştürdüğünü okuyunuz. Kadınlarıyla, erkeğiyle, çocuklarıyla gençleriyle bu üniversiteye nasıl öğrenci olduklarını okuyunuz.

Hazreti Ömer’i, Hz. Ebubekir’i, Hz.Ali’yi, Hz. Osman’ı ve o yüksek insanları o yüksek sahabiyi yetiştiren üniversiteyi okumaktan kendinizi nasıl mahrum edersiniz.

Ve nihayet son nefesinde şahadet parmağını yukarıya kaldırarak “ilerrefikil ala” “en yüce dosta gidiyorum” en yüce dosta giderken, gözümün nuru namazı unutmayınız deyişini okuyunuz.

Okuyun kardeşlerim ve kendinizi bundan lütfen mahrum etmeyiniz.  Bu sebeple ben, gönlünde Muhammed Mustafa aşkı ve sevgisi bulunan hiçbir kardeşimizi, kendisini ve kendi peygamberinin hayatını baştan sona okumaktan kendisini nasıl mahrum bıraktığına şaşıyorum gerçekten. Buna üzülelim.

Etrafımızda çevremizde çocuklarımız, gençlerimiz, komşularımız herkese bunu anlatalım, okuyalım hazreti peygamberin hayatını, sevgiyi anlamaya dönüştürelim. Ama sadece anlamak değil, tanımak değil, tanımayı anlamaya dönüştürelim. Anlamak için sadece siyer kitapları yetmiyor. Biraz daha başka şeyler de okumamız lazım. Kur’an’ı okumamız lazım. İslam’ı okumamız lazım. Ve elbette bütün bu okumalardan asıl maksat nedir?

Yaşamak, yaşamak,  yaşamak …

Peygamberlerin hayatını kolaylaştıran en önemli unsur yaptıklarını hayatlarında göstermeleridir. Örnek olmalarıdır, örnek…

Herakliyus’un huzurunda Ebu Süfyan. Herakliyus, Ebu Süfyan’a soruyor.

- Ne oluyor Mekke’de? Bize anlat.  Her şeyi bütün çıplaklığıyla anlattıktan sonra tekrar sorduğu bir soru olmuştur.

- Bu adı Muhammed olan, peygamber olduğunu iddia eden insan, 40 yaşına gelinceye kadar hayatında hiç yalan söyledi mi? diyor. Ebu Süfyan, hiç tereddüt etmeden:

- Hiç yalan söylediğine şahit olmadım.

- Öyleyse hayatın basit bir meselesinde hiç yalan söylemeyen bir insan, bu büyük meselede yalan söylemez.

Bu sözü işiten etrafındaki keşişler, “Kral Müslüman oldu” diye endişeye kapılıp, gürültüler çıkarmaya başladılar. O da, akıbetinden korkarak, tekrar sözünü geri almaya kalkışıyor. Ama öyle olmuştur. Bütün düşmanları hakkında hüsnü şehâdette bulunmuştur, bütün düşmanları…

Bu sebeple kardeşlerim. Hanımefendiler, beyefendiler,

Bütün bu okumalarımızın sonunda, bütün bu kandillerimizde yâd ettiğimiz, gönüllerimizde sevgisi var olan Muhammed Mustafa’nın gerçekten kandillerini, kandilini tebrik etmek istiyorsak, kutlamak istiyorsak, O’nun gibi doğru olmak, O’nun gibi dürüst olmak, O’nun gibi ahde vefa göstermek, O’nun gibi bir komşu olmak, O’nun gibi bir eş olmak, O’nun gibi bir dost olmak, O’nun gibi bir arkadaş olmanın yollarını bulmalıyız.

Hayatımda bu konuda beni çok etkilediği için, sık sık verdiğim, yaşadığım bir örnek vardır. Yıllar önce Türkmenistan steplerinde yaşadığım bir hadise…

Türkmenistan’ın Merv diye bir şehri var. Merv şehri, büyük bir ilim ve kültür merkezimizdir. Mervezi diye biten yüzlerce âlimin yetiştirildiği büyük bir şehirdir. Bu şehirde Selçuklu Sultanı Sencer’in mezarı vardır. Selçuklu Sultanı Sencer’in mezarını ziyaret ettikten sonra, karşıda tepede iki küçük kubbe, iki küçük mezar daha görünüyordu.

- Kimin mezarları? diye sordum.

       - Peygamberimizin iki ashabının mezarıdır, dediler.  

      - Beni lütfen oraya götürür müsünüz? dedim yanımdaki arkadaşlarla birlikte.

Veda hutbesinde yüz bin sahabi var. Şu anda Suudi Arabistan topraklarında gömülü olan sadece 10 bin sahabi var. 90 bin sahabinin nerelerde yattığını çoğumuz bilmiyoruz.

Peki, ne yaptılar? Bizim gönüllerimize o aşkı, o sevdayı, o ışığı taşımak için geldiler buralara. Anadolu’nun nice kentlerinde mezarları bulunan peygamberimizin dostları vardır, ashabı vardır. Orada da öyle Türkmenistan’da yaklaşık 2800 km. ötede, Medine’den ötede bir tepede peygamberimizin iki arkadaşı…

-          Bizi lütfen oraya götürür müsünüz dedim, mihmandarımıza.

Oraya doğru giderken bir vadide bir deve sürüsü, başlarında bir çoban… 90 yaşlarında, sakalları göbeğine kadar uzanmış, 1.90 boyunda, uzun boylu, başında büyük bir kalpak… Şöyle baktığınızda sizi, bakan herkesi kendisine çeken büyük bir sima. Yanında durduk. Ve onunla sohbet etmek istedik. Sordum ona:

-          Amca dedim bu yukarıda yatan iki mezarda kimlerin yattığını biliyor musunuz? dedim.

-          Bilirim dedi. Birisi Hureyre el Eslemî’dir. Eslem kabilesindendir. Bedir savaşına katılmıştır. Şunu yapmıştır, bunu yapmıştır diye hakkında bilgiler verdi. Yanında yatan Hakem el Gıfari’dir. Hakem el Gıfari Ebu Zerr Gıfari’nin amcasının oğludur. Ebu Zerr Gıfari, uzaktan Mekke’de neler olup bittiğini öğrenmesi için onu göndermiştir. İlk peygamberimizi Ebu Zerr Gıfari’den önce o görmüştür vs. diye çok detaylı bilgiler vermeye başladı. Ben de gayr-i ihtiyari:

-          Amca dedim.  Türkmenistan da senin gibi bu kadar bilgili deve çobanları var mıdır? Ve belki de yüzlerce kitaptan okuyamayacağım bana bir ders verdi orada.

-          Evlat dedi. Ben çocukluğumda hatırlarım. Bizim köylerde iki adam seçmek çok güçtür, dedi.  Bir, köyün muhtarını seçemezdik, bir de çoban seçemezdik, deve çobanı seçemezdik. Hayatında bir defa yalan söyleyeni biz deve çobanı yapmazdık, dedi. Hayatında bir defa emanete ihanet edeni biz deve çobanı yapmazdık. Ben hatırlıyorum. Bir komşumuz vardı.  Deve çobanlığı yapıyordu. Dağda develerden birisine kızıp küfrettiğini duyduğu için, köy ihtiyar heyeti toplandı ve onu o görevden derhal azletti, dedi.  Ben hâlâ anlamadım.

-          Amca dedim, Niye bu kadar önem veriyorsunuz deve çobanına? Hadi muhtarı anladık da…

-          Evlat dedi, Muhammed Mustafa’nın mesleği idi ya. Deve çobanlığı Muhammed Mustafa’nın mesleği idi ya… Onun için çok önemserdik.

İşte ben, bizim milletimizin mayasında var derken, sadece Anadolu topraklarını kastetmedim. Dünyanın neresine giderseniz gidin, öyle bir sevgi ve öyle bir saygı var.

Adı Ahmet, adı Mehmet, adı Mustafa olan, kendimizi dâhil ederek söylüyorum. Onun gibi olan ama onun gibi yaşamayan yeryüzünde milyonlar…

 Ben sözü fazla uzatmak istemiyorum, bitiriyorum. Bizim öncelikli olarak, bu sevgimizi tanımaya dönüştürmemiz lazım…

Hanımefendiler, Beyefendiler, Kardeşlerim,

Öncelikle gönlümüzde var olan bu sevgiyi tanımaya dönüştürelim. Tanımak için okuyalım. Okuduktan sonra anlamaya çalışalım. Sevgili peygamberimizin, hangi hareketini niçin yapacağız? Bugün olsaydı nasıl yaşardık?

Herkes şunu düşünebilir. Bugün kapımızı çalıp içeriye girse, her birimizin evine girse Sevgili peygamberimiz, evimizin içinde razı olduğu ve olmadığı neler var acaba? Bunları düşünelim. Anlamaya dönüştürelim ve daha sonra anladıklarımızı hayatımıza aktaralım. Hayatımızda yaşamaya başlayalım.

Sevgili peygamberimizin hayatını incelediğimizde, siz onun yüreğinden, gönlünden hiçbir zaman eksik olmadınız. En zor zamanlarda dahi Süleyman Çelebi’nin ifadesi ile Peygamberimizin:

-          Özlüyorum, Özlüyorum. Özlüyorum.

-           Kimi özlüyorsun? diye sorduklarında:

-           Dostlarımı özlüyorum.

-          Biz dostların değil miyiz Ya Rasülallah? diye sorarlar.

-          Siz benim dostlarımsınız. Ama benim asıl dostlarım, benden sonra, beni görmeden bana iman edenlerdir, diyor.

O’na dost olmaya çalışalım. O’nun yüreğinden, gönlünden siz hiç eksik olmadınız. Sizin de gönlünüz ve yüreğinizden Muhammed Mustafa sevgisi hiç eksik olmasın. Her kandil, peygamberimizin sevgili peygamberimizin doğumunu ifade eden her kandil, yüreğinizde yansın, ışık vermeye devam etsin. Özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz… Çocuklarımızın, gençlerimizin gönüllerinden, körpe dimağlarından Muhammed Mustafa sevgisi hiç eksik olmasın.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

 (Bu konferans metni, Bolu Müftülüğü tarafından bant çözümü yapılmak üzere bana gönderilmiştir. Bu güzel konuşmanın vaazsitesi.com da yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatiyle 19 Mayıs 2008 tarihinde yayına verilmiştir. Vehbi Akşit (Bu konuşma tarafımdan dinlenmiş ve bant çözümü tarafımdan yapılmıştır)



Paylaş | | Yorum Yaz
4533 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

Din ve Samimiyet - 28/03/2014
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. - 27/04/2013

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Hadislerle İslam
İslam Ansiklopedisi
2017 Kutlu Doğum





Son Peygamber
Siyeri Nebi

Sesli Kitaplar
Evrensel Mesaj
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.87653.8921
Euro4.57284.5911
Hava Durumu
Anlık
Yarın
15° 5°
Saat