• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/kutludogumdokumanlari/
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret263479
Site Menüsü
Site Haritası
Takvim
Esmaül Hüsna
Siyer Araştırmaları Merkezi

Siyer Tv

Prof.Dr.İsmail Lütfi Çakan Konferansı

İSMAİL  LÜTFİ ÇAKAN’IN KONFERANSI

Elhamüdillah. Vessalatü vesselamü ala rasülina muhammmed.

Pek değerli dinleyenler,

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) Teâlâ Efendimizin dünyaya teşriflerini 571 kabul edersek, hicri takvimle 1480., miladi takvimle 1436. dünyayı teşriflerinin yıl dönümü idrak etmekteyiz. Peygamberlik öncesi 40 yıllık hayatını bir tarafa koyalım diyecek olursak, hicri takvimle 1440 yıldır dünyanın gündeminde Muhammed Mustafa, Allah Teâlâ’nın son elçisi ve örnek kulu olarak kendine ait mümtaz yerini almış bulunmaktadır.

Bunun anlamı günümüz için nedir derseniz? 1440 yıl önce Efendimiz tarafından ilan edilen “la ilahe illalah muhammedürrasülüllah” kelime-i tevhidinde en özlü ifadesini bulan, İslam imanına gönül vermiş Müslümanlar kervanının en önde Hz. Peygamber’in önderlik ettiği bu İslam kervanının 15. asrının idrak eden 1440. yılında aynı kervanın peşinde olduğunu ifade eden biz Müslümanlar bugün dünyada önderimiz Hz. Peygamberimizi, rasuller zincirinin son incisi Hz. Muhammedi Kutlu Doğum Haftasında anarak, onun etrafında yer almaya, yer bulmaya çalıştığımızı göstermek üzere işte bu toplantılarda bir araya geliyoruz.

Ben şu anda burada bulunan şu cemaatin, o kervanın, o Muhammedî kervanın 15 asrın arkasından gelen en güncel takipçileri olarak selamlıyorum. Hoş geldiniz diyorum.

Bizim boyumuz büyük dostlar. Biz dünkü çocuk değiliz. Biz, Hz. Muhammed Mustafa’nın temsil ettiği bir çizginin devamı olduğumuzun farkına varırsak, boyumuzun da 15 asırlık olduğunu idrak edeceğiz.

Her birimizin bin bir türlü derdinin olduğunu biliyorum. Hepimiz insanız. Herkes bu hayatın getirdiği bir takım meşgalelerle gecesi, gündüzü dolu. Ama hiç vazgeçemeyeceğimiz, olmazsa olmaz kişiliğimiz, bizim dinimiz, imanımız, İslamımız, Allahımız, Peygamberimizdir. Bizi Müslümanlıkla şereflendirmiş o şereften o şereften bizi mahrum etmesin. Rasülullah (SAV)’in rehberliğine inanmışız. Onun rehberliğinin ışığında bir çizgiyi takip etmek gibi bir yanlışa bizi düşürmesin diye, Allah diye sözlerimin başında sizlere olan duygularımı ifade etmek istiyorum. Siz de aynıyla inşallah bizlere mukabele edersiniz.

Dostlar!

Ben Rasülullah (SAV) üzerinde belli bazı noktaları dikkatlerinize arz etmek istiyorum Bakınız Rasülullah Efendimizi en güzel tarif ve tavsif eden yüce kitabımızdır, yüce rabbımızdır. Yüce rabbımız o Kur’an-ı Kerim’de Rasülullah Efendimize kendisine verdiği bir talimatla şöyle takdim etmesini emrediyor.

“Habibim, sen muhataplarına şu gerçeği söyle, hatırlat. Ben peygamberlerin ilki değilim, ilk defa ortaya çıkmış biri değilim. Peygamberim diye ilk defa ortaya çıkmış bir kişi değilim. Ben türedi bir peygamber değilim. Ben bir silsilenin devamı, bir geleneğin devamı, bir peygamberler kervanının devamı olarak karşınızdayım. Peygamberlik kavramını biliyorsanız beni de çok rahat anlarsınız diye kendini geçmiş peygamberleri hatırlatarak onlara takdim et, muhataplarına takdim et, buyuruyor.

Şimdi Rasülullah Efendimizi ve onu değerlendirirken, onu anlamaya çalışırken,  kendisinden önceki peygamberlerden, bazı özet bilgilerin hatırlatılmasında, hatırlamamızda sanıyorum çok daha uygun olacak, isabetli olacak bir güven bulunmaktadır.

Ben size satır başları halinde şunları hatırlatacağım. Bakınız Allah elçileri ve hidayet rehberleri olan peygamberlerin bazı noktalarda ortaklıkları, bazı noktalarda da birbirlerinden farklılıkları söz konusudur. Tanınıp tanınmama konusunda farklıdır peygamberler… Kur’an-ı Kerim’de bize tanıtılanlar var, tanıtılmayanlar var. İnsan olarak, mizaçları bakımından farklıdırlar.

Cemal peygamberler vardır, celâlî peygamberler vardır. Yani kişi olarak yapılarında Allah Teâlâ’nın cemal sıfatının daha öne çıktığı peygamberler vardır. Hz. Harun, Hz. İbrahim ve Hz. İsa gibi… Cemal sıfatının öne çıktığı peygamberler vardır. Hz. Nuh ve Hz. Musa gibi. Hem cemal, hem celal sıfatının öne çıktığı birleşik olarak ortaya çıktığı peygamber de vardır. İşte o bizim peygamberimiz Hz. Muhammmed Mustafa’dır.

Ben rahmet peygamberiyim, ben gerektiğinde savaş peygamberiyim buyurmak suretiyle hem cemalî ama önce cemalî sonra da gerekince celali bir kavrama sahip olacağını bu dengenin kendi yapısında kurulmuş olduğunu kendileri bizzat ifade etmişlerdir. Hani şairimiz Mehmet Akif merhumun bir güzel beyti vardır.

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum.

İşte bu beyitte aynı zamanda önce Rasülullah Efendimizin, sonra da ona inanan Müslümanların genel tavrının, karakterinin, mizacının, duruşunun, dünyayı değerlendirişinin bir ifadesi oluyor.

Peygamberler verdikleri mücadele bakımından çok ağır şartlarda büyük mücadele vermiş ulul azim peygamberler vardır, diğerleri vardır. Getirdikleri din bakımından yöresel, mahalli, milli din getirmiş olan peygamberler vardır. Evrensel din getirmiş olan peygamber vardır. O da yine bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’dir.

Aldıkları vahiy kitaplaşmış olan peygamberler vardır. Sahifeler halinde kalmış olanlar vardır veya hiç sahifeleşmemiş, kitaplaşmamış, talimatlarla peygamberlik görevini yürütmüş olanlar vardır. Sosyal ve siyasi konular bakımından, komutan olan peygamberler vardır. Hz. Süleyman ve Davud gibi . Komuta yetkisi olmayan peygamberler vardır. Ötekiler gibi.

Rasülullulah (SAV) Efendimiz burada da farklıdır. Efendimizin Mekke dönemi hayatı komuta yetkisi olmayan peygamberlerin bir temsilidir. Medine dönemi hayatı ise komutan peygamberlerin icraatına bir güzel hatime niteliğindedir.

O, 23 yıllık hayatında bu iki vasfı da kendi şahsında birleştirmiştir. Peygamberler içinde başarılı olmuş olanlar vardır ki çoğu başarılıdır. Ama nadiren de olsa başarısız olmuş hatta öldürülmüş, işkence edilmiş olanlar da vardır.

Daha da biliyorsunuz ama bir mukaddime olsun diye hatırlatayım burada hanımlar da çoğunlukta gözüküyor. Kendilerine hanımları bile inanmamış peygamberler de vardır. Hz. Nuh ve Hz. Lût. Lut’un hanımları, beyleri peygamber olmasına rağmen eşlerine inanmamışlardır, kocalarına inanmamışlardır. Ayeti kerime çok açık bir şekilde bizi bunları haber veriyorlar. İhanet ettiler, diyor bu iki hanım beylerine ihanet etti. Fakat onların bu ihanetleri cezasız kalmadı. Kocalarının peygamber olması onları cezalandırılmalarına da engel olmadı. Allah’ın kendilerine takdir ettiği cezayı görmeleri konusunda peygamber eşi olmak bile bir mana ifade etmiyor. Ta ki kişi kendi imanını kendisi yaşayacak, inanacak, ifade edecek. Hanımların da böylece kötülüğün temsilcisi iki tane, peygamberlerin hayatında söz konusu…

Peygamberlerin yine müşterek olduğu noktalarda bazılarından söz edecek olursam bu tabi insan olarak peygamberlerin farklı noktaları idi. Ortak görevleri bütün peygamberler aynı görev için gönderilmiştir. Bunu da ayeti kerimedeki ifadesi “Allah’a kulluk etmeyi insanlardan istemek ve tağut denen sahte ilahlar ve insanların yolunu kesen sahte bir takım güçlerden uzak kalmayı kendilerine tekin etmek üzere, iki görevi yerini getirmek için gelmiştir bütün peygamberler…

Bir başka ortak noktaları şartlarıdır. Onlar bütün peygamberler “ittekullah vettebiuni”, diye çevrelerine davette bulunmuşlardır. “Allah’a karşı saygılı olun ve bana uyun, bana taat edin.” Yani peygamberler kendilerini itaat edilmek üzere, buyurmak üzere gönderilmiş elçilerdir. Süs olsun diye, gösteri olsun diye, iş olsun diye, reklam olsun diye gönderilmiş kişiler değildir. Çok ciddi manada izleri takip edilsin, peşlerinden gidilsin, davetlerine “evet” densin ve onların davetlerinin götüreceği mutluluğa, kurtuluşa da,  Allah’ın kulları erişsin diye, hidayet rehberleri olarak gönderilmişlerdir.

Bütün peygamberlerin hayatlarında iki eylem, iki çizgi vardır.

Hicret ve Miraç.

Bütün peygamberler her nedense küçük veya büyük bir şekilde hicrete mahkûm edilmişlerdir. Hani bizim halkımızın dilinde bir ifade vardır ya “kapılar sürgülü olmaz” diye. Nedense biz insanlar tarih boyu elimizden çıkan şansı, içimizden çıkan değerleri pek benimseyememişiz. Onlara bir şekilde yol vermişiz. Ama başkaları bunun kıymetini bilmiş, bu defa peşinden giderek ona işte kendimizi beğendirmeye onu izlemeye gayret etmiştir.

Bütün peygamberlerin hayatında bir hicret çizgisi vardır. Kendi çıkıverdikleri memlekette peygamberlik görevini tamamlayan kişi bilinmemektedir, belki sonradan dönmüştür oraya gelmiştir ama bir oradan ayrılmak… Bu da şunu gösteriyor.

Muhterem dinleyenler,

Din hizmeti, gönül hizmeti, Allah’a giden yolda insanları belli bir kıvama çağırmak için, götürmek için, gayret gösterme hizmeti,  toplumdan öyle kolay kolay teşekkür alan, hemen kabul edilen, hazmedilen, içe sindirilen bir hizmet değildir. Çünkü o insanların nefisleri var, dünya var, şeytan var, öteki insanlar var onları Allah yolundan alıkoyacak….

Ve Kur’an-ı Kerim bize göre peygamberlerin karşısına çıkıp direnen grubun, Kur’anî ifadesiyle adı “mele” dir. Mele, bütün milletlerde, bütün toplumlarda peygamberlerin karşısına o toplumun kaymağını yiyen, o toplumda belli sorumlulukları üstlenmiş, o toplumun önde gelenleri diye kendilerini kabul eden kişiler, peygamberlere problem çıkarmıştır. Sade halk vatandaş peygamberlere pek fazla problem çıkarmamıştır. Ama o toplumda çıkarı olan, o toplumun önünde gidip kendisini görenler peygamberlere hep problem olmuşlardır.

Onun için bu hicret çizgisi, insanları Allah’a çağırmaya niyet etmiş olanların gurbete ve hicrete razı olması gerektiği fikrini bize veriyor. Rahatım hiç kaçmasın, huzurum hep yerinde olsun, gelirim her gün artsın, hiç risk taşımasın ama ben bir hizmet vereyim. Öyle bir kural yok. Eğer davanız varsa, derdiniz varsa, içinizde bir sızınız varsa, insanlara karşı bir merhamet, şefkat duyuyorsanız, onların iyiliğini istiyorsanız, onları bir yere götürmeye niyet etmişsiniz, birçok ağır faturayı ödemeye baştan razı olacaksınız. Aksi halde hem işim yerinde olsun ben de bu işi güzelce götüreyim, böyle boş bir hizmet imkânı bu dünya şartlarında söz konusu değildir.

En büyük sıkıntıları peygamber çekmiştir. Niye? Peygamber tamamı en geniş manada da bizim peygamberimiz Muhammed Mustafa insanlığın hep dertlerini kucaklamış, onlara gösterdiği, o içinde taşıdığı sevgiyi ve gösterdiği şefkatin gereği onlar adına üzülmüş,  onlar adına sıkıntıları göğüslemiş, hep onların hidayeti için dua etmiş, gayret etmiş, gecesini gündüzüne katmış, yeter ki Allah’ın kullarını Allah’a layık birer kul kıvamına getireyim diye gayret etmiştir. Ayet-i kerimeler açıktır.

“İnanmayacaklar diye rasülüm neredeyse canına kıyacaksın. Bu kadar sen bu adamlara gönül koyuyorsun, diye açıkça Rasulüllah’ın  psikolojisi Kur’an-ı Kerim’de bize tanıtılıyor. Bu adamlar inanmayacaklar, mahvolacaklar diye üzüntüden sanki canına kıyacaksın, mahvedeceksin kendini.

Rasulüllah Efendimizi düşünürken öyle rastgele bir hocaefendiyi düşünüyor gibi düşünemeyiz. Herkesi kendi konumuna göre ve düşünmek zorundayız. peygamber  algımız, peygamber düşüncemiz, ona bakışımızı,, ona davranışımızı yenilemek zorundayız. Onun için de O’nun verdiği mücadelenin  görünmeyen tarafını da, görünen gerçekçi yüzünü de, duygusal tarafını da iyi tahlil etmek zorundayız. 

Peygamberlerin bir başka ortak noktaları Peygamberler hidayet elçileridir, hidayet rehberleridir. Ama hiç aklınıza geldi mi? Yani yetkisiz oldukları konular da var mıdır? Peygamberlerin yetkisiz olduğu, hiçbir şey yapamayacağı konu…

İki konuda peygamberler yetkisizdir.

  1. Hiçbir peygamber ilahlık iddia edemez. Bana kulluk yapın şeklinde bir çağrıda bulunamaz. Ayeti kerime çok açık. Ali İmran suresinin 79. Ayeti. Bunu okuyacağım bakın .

Mâ kâne libeşerin …

“Allah’ın kendisine kitap, hikmet, hüküm, idare, yetki ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın hiçbir peygamberin kalkıp da insanlara Allah’ı bırakıp bana kulluk edin demesi düşünülemez, mümkün değildir. O halde peygamberlerin yetkisiz olduğu konu, ilahlık iddia edemezler. Yani isyan edip kendisini elçi olarak gönderen Allah’ın yerine kendilerini koyamaz. Bu yetki aşımı, bu çizgi dışı bir şey olacağı için böyle bir hakları yoktur.

  1. Peygamberlerin yetkisiz olduğu 2. konu Allah adına yalan söyleyemezler, söz uyduramazlar. Allah’tan almadıkları bir emri, Allah’tan aldık diye ortaya atamazlar. Yani yine konumlarını istismar etmeye kalkışamazlar, açık ayeti kerime, hocalarım biliyor, burada bir hayli meslektaşımız var.

“….

Eğer peygamber bizim adımıza bir takım sözler uydurmaya kalkışacak olsaydı onu elbette kıskıvrak yakalar can damarını koparırdık. Can damarını koparırdık. Var mı öyle? Hem Allah seni elçi olarak gönderecek hem de elçi olarak gönderenin adına sen yalan söyleyeceksin. O zaman bir gerçekle daha karşılaşıyoruz. Peygamberlerin verdiği tebliğ hizmetinin her dönemdeki temsilcileri olan ulema takımı, bilginler takımı da, ne Allah adına bir şey uydurabilirler ne de peygamber adına onun söylediği bir sözü uydurup onu söyleme yetkine sahiptirler.

 

Onlar da ağızlarına, gönüllerine, kafalarına sahip çıkmakla mükelleftirler. Bizim sıkıntımızı anladınız mı şimdi?

 

Muhterem Dinleyenler!

Hoca diye karşınıza çıkan arkadaşlarınızın, hoca diye din hizmeti veren arkadaşlarımızın en büyük sorumluluk noktalarından birisi budur. Aslını tespit edemedikleri herhangi bir söze ne Allah adına, ne peygamber adına başkalarına duyurma hakları yoktur.

Tebliğ, yalana tahammül edemez. Tebliğde yalan olmaz. Propagandada, doğru çok az bulunur. Propaganda ile tebliğin farkı budur. Din tebliğinde yalan olmaz ama diğer dünyevi işlerde propagandayı yapanları görüyoruz. Şaşırdıkları zaman doğru söylüyorlar. Peygamberlerin, Rasülullah Efendimize gelecek ortak özellikleri… Ya bir çok ortak sünnetleri var da ben iki tanesine işaret edeceğim müsaade ederseniz. Bunlardan bizim bugünkü hayatımız için de fevkalade önem arz eden konular. İki sünnet:

Peygamberlerin ama tek istisnası yok, bütün peygamberler:

  1. İnananlardan yana tavır almışlardır. İnananları desteklemişlerdir. İnananlara kol kanat germişlerdir. İnananlara sahip çıkmışlardır. İnananlardan yana tavır almak,  bütün peygamberlerin birinci sünnetidir, ortak sünnetidir.
  2. Muvahhid nesiller yetiştirmek için çalışmışlardır. Bütün peygamberler geleceği, çizgiyi belli bir kıvama getirebilmek için, Allah’ın birliğine inanan gençlik yetiştirmeye, muvahhid nesiller yetiştirmeye çalışmışlardır.

Bu iki sünnet, inananlardan yana tavır almak ve inanan nesiller yetiştirmek için gayret etmek, çağlar boyu bütün insanların problemlerini halledecek, nebevi, peygamberi iki ortak yoldur. Birileri anlasa da böyledir, anlamasa da böyledir. (Alkışlar)

Birileri inanan insanlara sırf inandıkları dolayısıyla yan baksa da böyledir, düz baksa da böyledir. Neyzen bakışlı adamlar görüyoruz. Neyzen bakışlı…. Neyzenler  böyle yan bakar ya.. Böyle yan bakarlar. Müminlere böyle neyzen bakan adamlar var. İmanından dolayı hatta istiskal ederek, küçük gören anlayışlar var. Bu peygamberlerin hepsinin karşısına çıkmıştır.

Sade vatandaşlar peygamberlere inanmış, işte o toplumda kendini bir şey sananlar gelmişler peygambere şu sana inanan şu ayak takımı, basit insanlar, orta sınıf, halk.. Şunları bir etrafından uzaklaştır da belki de o zaman seninle konuşmaya tenezzül ederiz. Seninle oturur konuşabiliriz diye kendilerini böyle farklı görmüşlerdir.

Peygamberlerin tamamı, bu insanların, bu tür isteklerini reddetmişlerdir. Kur’an-ı Kerimimizde Hazreti Nuh biraz evvel kızgın mizaçlı peygamberler, celalî tavırlı peygamberler demiştim ya onların başında gelen peygamberlerden Hazreti Nuh bakın nasıl cevap veriyor böyle bir isteğe:

İnananların bir tarafa itilmesi isteğine, peygamberlerin çevresindeki gariplerin uzaklaştırılması isteğine, bütün çağlara örnek olan Kur’an-ı Kerim bizlere örnek veriyor. Ayeti kerimede tam onu ifade eden cümle şu: Hz. Nuh diyor:

Ben peygamber olarak inananları çevremden kovacak bir adam değilim. Ben inananları kovamam. Tard edemem. Bak siz ne söylüyorsunuz? Onlar rablarına kavuşacaklar. Sizin cahil insanlar olduğunuzu görüyorum ben, diyor. Ben bu inanan insanları, çevremden uzaklaştıracak olursam Allah’a karşı kim bana yardım edebilir, hiç düşünmüyor musunuz? Allah’a inanan insanları çevremden uzaklaştıracağım da. Peki, Allah’ın azabından, gazabından beni kim koruyacak?

Müslümanlara yan bakanların bu ayeti kerimelerdeki ifadeleri düşünmeleri gerekir. Bundan sonra başlarına gelen felaketler de niye başımıza geldi diye düşünmemeleri lazımdır. Yaptıkları, işledikleri cinayetin farkına varmaları gerekir. Hz. Muhammed’e inandı diye, ümmeti Muhamedden bir Müslümanı istiskal etmeye kalkışan insan, mutlak manada bir fatura ödeyecektir. Bunu kimse unutmasın…

Ben Allah’ın hazineleri benim elimdedir demiyorum, gaybı da biliyorum demiyorum Allah bakın Nuh aleyhisselam, bunlara neler söylüyor? Ben meleğim de demiyorum size. Ben de sizin içinizden biriyim, insanım. Fakat bir şey de demiyorum size. Sizin gözlerinizin küçük gördüğü, küçümsediğiniz bu inanmış insanlara, bu sade vatandaşlara, gönüllerinde bir iman cevheri taşıyan bu insanlara, siz küçük görüyorsunuz ama Allah hayır vermeyecektir de diyemem kim bilir sizin bugün değer olarak bildiğiniz şeylere yarın bu insanlar sahip çıkacak, sahip olacak diyor  Allah onlara. Allah onlara hayır verdi mi her şeye sahip olursunuz.

Ayet. Gönüllerde olanı Allah bilir. Ben onların iç dünyalarını bilmem. Ama iman etmelerinden dolayı siz küçük görüyorsunuz. Allah bunlara hayır vermeyecektir diyemem. Eğer yanlış bir iddiada bulunup ve onların çevremden uzaklaştırırsam ben de haksızlık edenlerden olurum, zulmedenlerden olurum. Zalimin cezası da bellidir.

O halde benden böyle istekte bulunma hakkına sahip değilsiniz. Hiçbir inanan Allah kulunu, benim çevremden uzaklaştırmamı benden isteme hakkına hiçbir kimse sahip değildir. Hz. Nuh’un ifadesidir, Kur’an-ı Kerim de bu ifadeleri bize naklediyor. Müslüman tavrının duruşunun, anlayışının, kavrayışının, Müslüman kardeşlerine bakışının çizgisi de budur. Biz hiç, asla imanından dolayı bir mümin kardeşimizi küçük göremeyiz, basite alamayız, bir tarafa itemeyiz.

Dostlar,

Bir şey daha söyleyeceğim. Bakın, insanlık tarihi boyunca bir gerçek var. O gerçek nedir biliyor musunuz? İnsanlık tarihinin kaydettiği bütün güzellikler, bütün başarılar, bütün gelişmeler, inanan kadroların eliyle gerçekleştirilmiştir. Hiç yamultmaya, yanıltmaya kimse kalkmasın. İnsanlık tarihi hangi güzellikleri kazanmışsa, o inanan kadroların eliyle gerçekleştirilmiştir. Bir peygamber gelmiş, ona inananlar, o toplumda bir güzellik oluşturmuş, bir toplum oluşturmuş, zaman içerisinde o güzellikleri birileri istismar etmiş, pörsütmüş, eskitmiş, dağıtmış. Sonra yeni bir peygamber gelip, yeni inananlar, tekran onun üzerine daha güzellerini, daha faydalı şeyleri hediye etmek suretiyle yeniden düzen kurulmuş. Bu hep böyle pörsütülmüş, yenilenmiş, pörsütülmüş yenilenmiş. Ama hep inananlar, inanan kadrolar eliyle gerçekleştirilmiştir.

İnançsızların, imansızların insanlık tarihine kazandırdığı herhangi bir güzellik söz konusu değildir. O halde peygamberlerin bu müşterek iki sünnetinden, yani inanlardan yana tavır almak, onlara kol kanat germek, ayet…” müminlere koruma kanatlarını ger, mü’minleri koru, inananları koru” önce inananları koruyacaksın ki, inanmayanlara da mesaj vermiş olacaksın.

Bir âmâ, Abdullah İbni Ümmü Mektum geldi diye, Rasülullah Efendimiz, müşriklerden önde gelen birisi ile görüşüp konuşurken, onun iman etmesini sağlamaya gayret ederken, o âmâ Müslüman geliveriyor, Rasülullah Efendimiz şöyle hafifçe yüzünü, o konuşmakta olduğu adama çeviriyor. “Âmâ da tam gelecek zamanı buldu” der gibi… Hemen ayet inzal buyruluyor. “Abese vetevella. En câehül a’mâ.”

Var mı böyle bir şey? Hemen ikaz ediliyor Rasülullah. Onun için mümine karşı bakışımızı, inananlara karşı bakışımızı, bir defa düzeltmeliyiz. Bu peygamberler sünnetidir.  Rasülullah Efendimizi anlamaya çalışırken, önce anlayacağımız nokta, o inananlardan yana tavır almıştır. İnananlara kol kanat germiştir ve muvahhid nesiller yetiştirmek için en son evrensel çapta mücadele vermiş bir peygamberdir. Bunu hiç unutmamak lazım.

Onun için de bugün bendeniz şahsen öğrencilerime söylediğim şey şu.. Bakıyorum öğrencilerimizin bütün çoğunluğu hangi dini toplulukta, hangi dini merasimde bulunursak bulunalım, memleketlerini sorduğumuz zaman hep Anadolu’nun köylerinden çıkıyorlar. İstanbul’da birtakım kurslar var, okullar var. İstanbul’un çocukları yok o kurslarda, okullarda. Hep Anadolu’nun çocukları, köy çocukları var. Ben de köylü çocuğuyum. Benim anam bam okuma yazma bilmezdi. Hep böyle Anadolu’nun köylü çocukları.

Peki, Allah sormayacak mı? Allah için kurs sizin mahallenizde, okul sizin şehrinizde, üniversite sizin şehrinizde, sizin çocuklarınız yok buralarda. Etraftan derlenmiş toparlanmış, fakir fukara çocukları toplanmış, getirilmiş evvela dini bilgiler öğrenmesi için gayret gösteriliyor, arada bir de siz ufak tefek yardımlar yapıyorsunuz ama “ne güzel iş yaptık” diye övünüp duruyorsunuz. İki buçuk kuruş para verip, ondan sonra da talebinin gördüğü yerde ceketini ilikleyip iliklemediğine dikkat edecek kadar nankörlük ediyorsunuz, ezmeye çalışıyorsunuz. Bu mudur Müslümanlık? Bu mudur nesilleri bilinçli bir şekilde yetiştirmenin, muvahhid bir nesil yetiştirmenin yolu bu mu?

Sen bu çocuğa ayrıca teşekkür et. Senin zekâtını aldıysa eğer. Buna imkan verdiysen. Ona bir de buna teşekkür borcun var. Zamanında biz bunları gördük dostlar bunlar tecrübe ile söylenen laflar. Kimseyi incitmek için değil. Adam 5 liralık zekâtını veriyor. Ertesi gün karşılaştığında böyle bir bakıyor ceketini ilikliyor mu delikanlı iliklemiyor mu? İliklemiyorum be…!

Herkes kendi görevini bilmesi lazım. Böyle ezik bir nesil yetiştirirseniz tebliğ mücadelesi sonuca ulaşmaz. Tebliğ kadrosunun başının dik olması lazım. Sen de görevini bir iman görevi olarak yaptığının farkında olman lazım eğer yapıyorsan. Yapmıyorsan zaten kimsenin bir şey dediği yok. Allah’ın ne sana ihtiyacı var ne bana ihtiyacı var. Yani bir şey yaptık mı sanki Allah’a borç vermiş gibi telakki ediyoruz. Bırakın ya herkes kendi görevini yapıyor. Yani yeter böyle bir takım yanlışları gündemde tuta tuta tuta aklımız başımızdan çıktı. Kendimizi bir şey sanıyoruz.

Eyvallah Müslümanım elhamdülillah. Biz kimiz? Bu dünyanın muhtaç olduğu kadroyu teşkil ediyoruz. İnanan insanlara insanların ihtiyacı var ama inanan insanları ezmeye hiç kimsenin bir başka Müslümanın da hakkı yoktur. Bu da bir gerçek. Benim peygamberimden öğrendiğim bu. (Alkışlar)

Şimdi galiba lafı çok uzattım ama sayın dekanım burada yani sabırsızlanmış olabilir. Birkaç dakikada toplamaya çalışayım. Ben aslında Hazreti peygamberin bizim üzerimizdeki haklarından söz edeceğim.  Onları artık sayacağım başka çaresi kalmadı.

Şimdi muhterem dostlar,

Biz kulluk sınavındayız. Kulluk sınavı, bilgi sınavı değildir, hayat sınavıdır, uygulama sınavıdır, yaşam sınavıdır. Onun için de bu imtihan, başımızdaki imtihan, ergenlik çağından öldüğümüz ana kadar süren bir sınavdır. Ve sonuçlarının da bu dünyada görülen sonuçları olabileceği gibi, asıl sonuçların ahirette görüleceğine de inanıyoruz. O halde bize tam bir kılavuz lazım. İşte o peygamber olursa ancak, bize hem dünyayı hem ahireti nasıl değerlendirmemiz gerektiğini gösterir.

Bakın bir noktayı burada sizinle paylaşmak istiyorum. Yeni bir söylem tarzı da, bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Hadi öyle olsun, biz de ona uymuş olalım.

Tarih sosyolojisi bilimi veya sosyal tarih bilimiyle meşgul olan ilim dalı mensupları, insanlığa lider, örnek, lider ve önder olarak gösterilecek kişilerde dört nitelik arıyorlar. İnsanlığa şu sizin liderinizdir, önderinizdir denecek insanlarda dört tane nitelik lazım diyorlar.

  1. Gerçek bir kişi olacak. Reel bir kişiliğe sahip olacak. Sanal bir kahraman olmayacak… Sanal bir kişi olmayacak. Çizgi film kahramanı olmayacak. Masal kahramanı olmayacak. Yaşadığı tarihen sabit olan bir kişi olacak. Gerçek bir insan olacak.
  2. Yaşadığı hayatı, kaç yıllıksa artık,  ömrü ne kadarsa, hayatının bilgi dışında kalmış yılı veya yılları, kesiti veya kesitleri, bölümü veya bölümleri olmayacak. Baştan sona hayatı şeffaf, araştırılabilir, görülebilir, tetkik edilebilir, araştırılabilir olacak. Hayır efendim, bu tarafını araştıramazsınız, YASSAK, şunu tetkik edemezsiniz denilen hayatının bölüm veya kesitleri olmayacak. Baştan sona şeffaf bir hayatı olmuş olacak.
  3. Yaşadığı hayat, o dünyada yaşayan insanların, insan kesimlerinin tamamının yaşadığı hayatı kucaklayıcı bir zenginlikte olacak. Yani ne hanımlara sadece ne beylere sadece, ne yönetilenlere ne yöneticilere, fakire fukaraya, sadece zengine örnek değil, herkese örnek olabilecek bir hayat yaşamış olacak. Dağdaki çobandan, saraydaki padişaha kadar herkesin kendisinden örnek alabileceği yaptığı iş, meşgalesi, sorumluğu açısından kendisinden örnek alabileceği zenginlikte bir hayatı yaşamış olacak. Herkese örnek olmalı.
  4. Dördüncü şart ise davetini bizzat kendisi yaşamış olacak. Pratik ve ameli bir hayata sahip olacak. Millete siz şunları yapın, benim ne yaptığıma, ne ettiğime karışmayın, bana bakmayın diyen, kendisine birtakım ayrıcalık, imtiyaz, farklılıklar tanıyan birisi olmayacak. Senden benden ne istiyorsa, o istediğini evvela kendisi yaşamış olacak. ha, ayrıca artı olarak kendisinin fazladan yaptıkları şeyler olabilir o başka… ama benden istediğini, benden eksik yapma hakkına sahip değildir bir lider, önder…

Bu dört şartın dördü birden araştırıldığı zaman insanlık tarihinde en kâmil manada, sadece ve sadece, Hz. Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin şahsında tam manada bulunduğu tesbit ediyorlar, itiraf ediyorlar. Bu konularda insanlara örnek ve önder olarak gösterilecek tek kişi Hz.  Muhammed’dir, diyorlar. Bizim peygamberimizin konumunu da böylece bir takım bilimsel yollarla dahi tespit edildiğin ifade etmiş oluyorlar. 

Tabiatıyla peygamber ilişkisi açısından ümmetin önderi olan peygamberin, biz ümmetine karşı bizim üzerimizde birtakım hakları olacaktır. Bizim ona karşı birtakım görevlerimiz söz konusu olacaktır. Bu ilişki başka türlü yürümez. Peygamber efendimizin bizim üzerimizdeki haklarını sadece sayıyorum.

  1. Hz. Peygambere inanmak. Biz ona inanmadığımız sürece O’nun birinci hakkını yerine getirmiş olmayız, inanacağız. Peygambere inanmak demek, onun bütün verdiği mücadeleye, peygamberliğin bütün hususiyetlerine inanmak demektir. Bunun Kur’anî delilleri var ama, geçeceğim mecburum. Ve peygambere inanma konusunda asla istisna yoktur. Bir takım ilahiyatçı meslektaşlarım çıkıp bugün, ehli kitabın Hz. Muhammed’e inanma zorunluluğu yoktur demelerinin aslı yoktur. (Alkışlar)

Tamamen saptırmadır. Allah peygamberini oyun, oyuncak olsun diye göndermedi. Çelik çomak devri bitti. Birilerinin hatırına laf söyleme devri bitti. (Alkışlar)

“Fein amenü bimisli mâ amentüm bihi fekadihtedev”. Açık. Allah Teâlâ ilan ediyor. “Ey müminler, ehli kitap da, Yahudiler de, Hıristiyanlar da şayet sizin gibi inanırlarsa, sizin inandıklarınıza, sizin gibi inanırlarsa”, fekadihtedev. Doğru yolu buldular”. Başka şartı yok bunun. Ne demek ehli kitap Hıristiyanlar, Yahudiler Allah’ın birliğini bilsinler, ahirete inansınlar, bir de iyi işler yapsınlar doğru cennete.

Rasüllulah (SAV) boşuna mı gönderildi? Bu mücadele boşuna mı verildi? Allah’tan korkmak lazım.

Onun için peygamberin birinci hakkı kendisine inanılmasıdır. Ona inanmayanın onun kılavuzladığı  yere gitme hakkı yoktur. Kendisi geldikten sonra kendisi gelinceye kadar tabi ki daha önceki peygamberlerin şeriatlarına göre yaşayanlar elbette her peygambere uyup,   gideceği yere gider. Ama Rasülullah geldikten sonra eski şeriatlar kaldırılmıştır, nesh edilmiştir, hükmü bitmiştir. Kur’an-ı Kerim’de hangi esaslar zikrediliyorsa onlar bizim için de geçerlidir. Şer’u men kablena prensibi… Ama yürürlükten kaldırılmış olanları yaşayanlar, bugün de aynen peygamber getirmiş gibi la ilahe illallah derken muhammedürrasülullah demezlerse de cennete giderler demek, birilerinin hatırına kelime-i tevhidi parçalamaya kalkmak demektir. Bu hiç kimsenin ne haddidir ne de hakkı. Onun için imanda böyle bir parçalanma olmaz. Birinci borcumuz onun hakkı bu.

  1. İkinci hakkı Hz. Peygamberi sevmek. Hz. Peygambere itaat etmek. Hz. Peygamberin sünnetine intiba etmek bir başka hakkı, burada da bazı noktalar işaret etmeme müsaade ediniz.

Bugün ne yazık ki bakın çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız.

Böyle kutlu doğum haftasında Rasulüllah’ı anarken, Rasullullah gündemimizde ne kadar var? diye bu millet kendi kendine sorgulamalı. Rasullullah Efendimiz hayatımızda ne kadar yer alıyor? Gündemimizde ne kadar yer alıyor? Biz ona nasıl bakıyoruz?

Bugün Rasülullah (SAV)’in sünnetine hiç atıfta bulunmadan fikir beyan eden bilim adamlarını görüyoruz. Sanki Rasüllullah gelmemiş, sanki Rasülullah hiçbir söylememiş, sanki Rasüllullah hiçbir sünnet ortaya koymamış gibi, Kur’an böyle diyor. Bir de bir tavır var, söylem tarzı var. Kur’an-ı Kerim de demiyorlar. Kur’an diyor ki. Kuran böyle dedi, Kur’an’da deniyor ki. Ya kim diyor Allah’ını seversen?  Kur’an’ı gönderen Allah demiyor. Allah buyurur, peygamber buyurur sıradan birinden bahsediyormuş gibi Kur’an böyle diyor. Kur’an-ı Kerim demiyor. Kur’an-ı Kerim de denmeden. Bir terbiyesiz ağzı, bir saygısız ağzı, söylem tarzını yaygınlaştırmaya çalışan insanlar görüyoruz. Ve bunu da Kur’an taraftarlığı bağlamında yapıyorlar, peygamberi hiç söz konusu etmiyorlar. Hadislere bakmaya tenezzül buyurmuyorlar.

Kur’an, Kur’an, Kur’an. Eyvallah Kur’an başımızın tacı ama o Kur’an’ı bize getiren tebliğ eden Rasulüllah, Hazreti Muhammed Mustafa var, O’nun o Kur’an’ı yorumlamasından kendimizi tecrit ederek, onu dışlayarak, bir tarafa bırakarak, biz Kur’an-ı Kerim’i nasıl anlarız? Bütün dünyaya bunun mesajını nasıl anlatırız?

Evvela Rasulüllah’ı şöyle bir göreceksin, nasıl anlamış? Nasıl yorumlamış? Ben bugün bunları cemate nasıl söylerim onları düşüneceğiz. Birileri peygamberi dışlıyor. Birileri de kalkıp peygamberlik iddia ediyor.

İki tane hanım var biliyorsunuz bugün Türkiye’de. Birisi Kütahya’dan çıktı. Ben peygamberim diyor. Birisi efendim İstanbul’da Caddebostan’da kendine has bir takım hitap bile yazmış bir hanım peygamberlik iddiasında. Bir başka erkek, televizyon kanalı da olan birisi, dünyayı dolaşıyor ben Rasulüm diye.

Ya bir taraftan gerçek peygamberi devre dışı bırakmak isteyen insanlar… Bir taraftan onun görevlerini üstlenmeye kalkan yalancı peygamberler ya da sahte bir takım insanlar var. İnsanları istismar eden insanlar. Peygamberi değerlendirirken bunları görmemiz lazım.

Burada bir şey daha söyleyeceğim. Hiç kimse kusura bakmasın. Bir de icat edilmiş peygamberler var. İcat edilmiş peygamberler. Peygamber fikrinde olan insanlar var. Kendileri iddia etmiyorlar ama birileri kalkıp peygambermiş gibi birilerine muamele ediyor. Buna da hakkımız yok. Ne kadar muhterem olurlarsa olsunlar, ne kadar yetişkin doğru, dürüst, hizmet ehli adamlar olurlarsa olsunlar, herkes görevini yapıyor ama o peygamber değildir. Her yaptığı dinmiş gibi taklit edilemez. Nasıl peygambere Allah diyemezsek, böyle dersek imandan oluruz. Bir başka insana da peygamber muamelesi yapmaya, hakkına ve haddine sahip değiliz. Herkesi kendi konumunda değerlendirmek zorundayız. Severiz, sayarız, eyvallah. Ama bir peygamber gibi onu telakki etmek asla ve kat’a bilinçli bir Müslümana yakışacak şey değildir. Sevgimize ve saygımıza kurban olmayalım. Benim peygamberim, aziz peygamberim buyuruyor ki:

 “Sevgin eğer ölçüsüz olursa seni kör ve sağır eder.” Dost bildiğin kişinin yanlışlarını da doğru görürsün.

Hani, siyasi platformda şimdi diyorlar ya bizim lider söylüyorsa eğer bunu, doğrudur, yanlış da olsa doğrudur ama öteki partinin lideri söylüyorsa doğru da olsa yanlıştır. Hakikate karşı kör ve sağır olmamak için uyanık olmak gerek. Kimseyi peygamber yerine koymaya, kimseyi koyma hakkı yoktur. İcat edilmiş peygamberlere de ihtiyacımız yok. Gerçek ihtiyacımız, Hazreti Muhammed mustafadır (Alkışlar)

Ana değeri kaybedersek birilerine savunmak zorunda kalırız. Ana denklemi eteğinden  tutup tutamayacağımıza bakacağız. Gündemimize Hazreti Muhammed’i ne kadar getirip getiremediğimize bakacağız. Başkalarını tenkit ederken değil de, biz Müslümanların da bir takım yamukluklarını söylerken kötü olmamalı tabi ki.

Vallahi, vallahi kelimesi hiç ağzımdan çıkmazdı. Vallahi diye ifade ettim. Şu söylediklerim tamamen yürek yangınının ifadesi olarak dile getirdiklerimdir. Ve sizin de  (alkışlar)

Hz. Peygamberin sünnetine intiba etmek demek, onu günlük hayatımızda mümkün mertebe önümüzde görmek demektir.

Diyorlar ki, şimdi peygamber efendimizin, dini anlatmak için söylediklerine eyvallah, tamam, hadi onu kabul ediyoruz. Ama, şu gündelik hayatı yaşarken, oturup kalkmak, yemek içmek, yatmak, uyumak… İşte günlük hayatta da peygamberin yaptığı gibi yapmak gerekir mi gerekmez mi? Ulema bunu tartışmış. Kemali edeptendir diyor. En fazla karşı çıkan ulema, Rasulüllah’ın günlük hayatını tatbik etmek, kemali edeptendir. Edebin olgunluğunu gösterir.  Çünkü biz bunu nasıl yapacağız?

İşte bunu konuşuyoruz. Yatıyoruz, içiyoruz, kalkıyoruz. Bunu yaparken benim peygamberim acaba bunu nasıl yapardı? Ben de onun gibi yapayım diye düşünmek, Hz. Peygamberle 24 saatimizi birleştirmek demek olur. Onun manevi şahsiyeti ile daima ilişkide bulunmak demek olur. Bundan da kimse zarar görmez ama herkesi mutlaka böyle yapacaksın diye zorlamayız. Hayır, yapabilene aşk olsun. Keşki, bütün hatamız, Rasulüllah’a uymak için gayret gösterirken yaptığımız hatalar olsa… O yüzden kemali edeptendir demek, o sünnetlerin basit olduğunu söylemek demek değil. Bunların da çok anlamlı bir yerinin olduğunu ifade etmek istiyorum. Elbette bunları böylece bilmemizde fayda var.

Hanımlar burada çok olduğu için, bu noktayı da burada söylemek lazım. Etrafta, işte gazete sütununda veya takvim yaprakları arkasında birtakım sözleri buluyoruz, görüyoruz. Hadis diye orada yazılıyor, kimileri çıkıyor, diyor ki, bunu peygamber söylemez, bunu eğer peygamber söylediyse de, ben kabul etmem. Bu ayet olamaz, bunu Allah söylemez, ben ayetse de kabul etmem diye… Böyle kendinin o andaki psikolojisine, bilgisine göre hemen uygun görmediği bir takım nassları reddetme yoluna gidiliyor. Bu da doğru değildir.

Biz ne Allah’a, ne peygambere sınır çizemeyiz. Allah’ın ve peygamberin iradesi benim kafama göre şekillenmez, beni aşan elbette yönleri olacak. Araştır, tetkik et, soruştur. Rasulüllah söylemiş mi, söylememiş mi?

Bir şeye dikkatinizi çekiyorum. Bu maalesef bilim adamlarımıza da yansıyan bir şey. Peygamber böyle şey söylemez diyoruz. Bu  laf hatalı bir sözdür. Peygambere rol biçmeye kalkmak ne senin ne benim işimdir, söyledi söylemedi. Araştırınız bakınız bir sözü Rasulüllah söylemiştir deriz veya söylememiştir deriz. Ama söylemez diyemeyiz. O bir başka iş. Rasülullah’a biz emir veremeyiz. Buna da dikkat etmemiz lazım. O’nun sünnetine uyalım derken, Onun konumunu daima farklı bir şekilde fark etmemiz lazım geliyor.

Bir başka şey, dini hayat açısından artık tartışan bir toplum olduk.

Muhterem dostlar,

Her şeyi tartışıyoruz, tartışmayı seviyoruz. Yaşamayı değil, yaşayan bir toplum olmaktan, tartışan bir topluma doğru kaydık, gidiyoruz. Eğitim sistemimizde de bu böyle efendim, tartışın, tartışın. Yâ tartışılacak şeyler vardır, tartışılamayacak şeyler vardır. Yaşanacak şeyler vardır. Öncelikle tartışılacak şeyler de vardır. Bunların hepsini tartışmak. Tartışmaya bir başladığımızda amelden kesilirsiniz. Uygulama yapmazsınız şüphelenirsiniz, gönlünüz kafanız dağılır.

İmam el-Evzâî’nin güzel bir sözü vardır. O kadar hoşuma gidiyor ki. Diyor ki İmam el-Evzâî, Etbauttâbîn ulemasından:

“Allah Teâlâ eğer bir topluluğa şer murad ederse, onlara tartışma kapısını açar, her şeyi oturur tartışırlar ve amel kapısını onlara kapatır.”

Yaşamayan, tartışan adamlar var. Şimdi var. Son derece saygılıyız efendim. Biz dine de saygılıyız şuna da saygılıyız. E peki, bu saygının bir göstergesi yok mu dostum? Hani amel? Hani ne yapıyorsunuz bu saygının gereği olarak? O bir başka. Ama en zayıf.

Muhterem dostlar,

Bizim bir ilkemiz var. Bu da genel bir ifadedir.

“Dine saygı, dini olanı yaşamakla gösterilir, lafla iddia edilmez.”

Saygı yaşamakla gösterilir. O’nun emirlerini yaşamakla gösterilir. Yoksa iddiayla saygılıyım demekle değil. Peki, sünnet konusunda Rasulüllah’ın sünnetine uyma konusunda bu noktalara dikkat etmemiz lazım.

Bir başka hakkı, İslam’ı ciddiye almak, İslam’ı ne kadar ciddiye alıyorsak, insanlar birbirini test etmelidir. Bugünlerde en çok yapmamız gereken şey bu. Ümmetinin dertleriyle ilgilenmek bizim Rasulüllah Efendimizin, bizim üzerimizdeki bir başka hakkıdır. Müslümanlar bugün gönüllerinde kinden yana duygular, hisler geliştiriyorlar buna bakın…

Muhterem dostlar,

Gönüllerimizi işgale arz etmeyelim. Gönülleri kaymış insanlar, işgale uğramış ülkeler gibi, ne huzur kalır ne bir şey. Onun için gönüllerimize, kalplerimize sahip çıkalım. Müslümanların dertlerine yönelik bir duygu yoğunluğu içinde olursak devam ederiz çizgimizde… Ama bugün ajansların, haber kanallarının, medyanın, şunun bunun bize yığdığı propagandalarla, kafamıza boca ettiği, süzgeçten geçmiş propagandalarla Müslümanlara karşı bir soğukluk, gayri Müslimlere karşı yakınlık hissediyorsak eğer içimizde, kalp ameliyatına ihtiyacımız var demektir. Ciddi bir kalp ameliyatı.

  1. Ve bir başka hakkı rasulullah efendimizin din kardeşliğini öncelemek, tüm Müslümanları kucaklamak. Sendendi, bendendi,  bizdendi, bizim cemaattendi, şunun cemaatındı diye, ayrılığa, tefrikaya gitmeden lailahe illallah muhammedün rasülullah diyen herkese, gel karmaş diye şöyle bir kucağımızı açalım. Bunu beceremezsek bu perişanlıktan kurtulamayız. Rasulüllah Efendimizin getirip telkin ettiği tevhid dinine hizmet ediyor gibi görünsek, gözüksek de bir yerlerde ciddi yanlışlar yapıyoruz demektir, bunun cezasını da beraber öderiz.
  2. Bir başka hakkı peygamber efendimizin, o güzel ismi anıldığında kendisine salatü selam getirmek de onun bizim üzerimizdeki hakkıdır. Muhammed ismini, Mustafa ismini, Rasulüllah Efendimizi anlatan kaç tane ismi varsa, birçok ismi var onun. Onları duyduğumuzda da en kestirme yoldan, hiç değilse “Allahümme salli ala Muhammed” diye, O’na olan borcumuzu, sözlü olan borcumuzu ifade etmemiz, onun bizim üzerimizdeki hakkıdır. Bu da Allah’ın emri ile sabittir, ayetle sabittir.

Salatü selam getirmek muhterem dostlar,

Reddedilmeyen bir duada bulunmuş olmak demektir. Mutlaka Allah’ın Rasulü, getirdiği salatü selama karşılık verecektir. Karşılık vereceğini kendisi ifade ediyor. Ve bunun için reddedilmediği peşinen bilinen, önceden garanti edilmiş, dua Rasulullah’a salatü selam getirmektir diyorum ve Allahümme salli ala seyyidina Muhammed diyerek sözlerimi burada bitiriyorum. Biraz süreyi aştık ama kusura bakmayın

 

 

Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Çok kıymetli misafirler, değerli kardeşlerim,

Öncelikle böyle güzel bir günde, bir tatil gününde, Rasulü Ekrem (SAV) Efendimiz hazretlerinin doğum gününün tespiti için, hanımlar ve beyler olarak buraya teşrif ettiğinizden dolayı hepinize şükranlarımı sunuyorum. Bizleri sizlerle buluşturan, davet etme nezaketini gösteren İl Müftümüze, onun Kıymetli Yardımcılarına ve Eğitim Merkezinin Müdürü ve diğer personele de huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum.

Ayrıca doğrusu bana sadece neticeleri söyleme görevi kaldığı için, benden önce konuşan kıymetli meslektaşım değerli arkadaşım, biraz da celal tarafını temsil eden peygamber ahlakının celal kısmını temsil eden İsmail Lütfi ÇAKAN hocamıza da, huzurunuzda hassaten teşekkür ediyorum.

Ben de, sizlere Rasulü Ekrem (SAV) Efendimizin işte biraz cemal ismi ile ilgili olan, sevgi ismi ile ilgili olan yanına kısaca bahsetmek isterim.

Kıymetli kardeşlerim,

İslam dini, Kur’an, Sünnet bize şunları öğretiyor. Âleme merhamet, yani bütün insanlara karşı, bütün canlılara karşı hatta yaşadığımız dünyadaki her nesneye karşı merhametli olmak duygusu. Yani tüm müminleri, Müslümanları sevmek. Ama bu müminler içerisinde muhlis olanlar, muhsin olanlar, muttaki olanlar ve benzerlerine karşı meveddet. Bu ayrı bir özellik taşıyor.

Muhlis demek kısaca, yaptığı her işi Allah rızası için yapmak, her davranışı Allah rızası için olmak, her hali Allahın hoşnutluğunu kazanmak için olmak, yapmak ve göstermek anlamına gelir. Yani bir insan düşünün ki, yürümesi Allah için, konuşması Allah için, susması Allah için, yaptığı her iş Allah için, işte bu insana ihlâs sahibi denir.

Muhsin de, ihsan sahibi demek, yani iyilikler ve güzellikler ehli insan demek ama onu rasüli Kibriya (SAV) Efendimiz şöyle anlatıyor. Meşhur Cibril hadisinde.

Cebrail aleyhisselam kendisine sormuş. İşte iman nedir? İslam nedir? diye soruyor. Bir de ihsan nedir? diye soruyor.

-          Mel ihsanü ya rasulallah? İhsan nedir? Allah Rasulü, ihsanı;

-          “el ihsanü en ta’budallaha….” diye cevap veriyorlar. Yani ihsan, sanki Allah’ı görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk yapmandır. Sen onu görmüyorsan o seni görüyor ya.

Biz hakikaten her halimizin Allah’ın bizi gördüğü inancı içinde olma şuuru içerisinde bulunursak o zaman biz Muhsinlerden oluyoruz demek ki.

Takva ehli olmak, yani Allah’a karşı son derece saygılı, Allah’ın yasaklarından korkup çekinen, haramlara hiç yaklaşmayan, günah işlemeyen ve işlememe gayreti içerisinde olan bir insan olmak…

İşte bunlara karşı meveddet beslenir. Yani sevginin en derin olanı bunları duyurur. Bu da Müslümanlık görevimiz oluyor. Daha genellikle dostlara, din kardeşlerine, yani gerçek iman sahiplerine karşı da ülfet içerisinde olmak. Onlarla dost olmak ve daima onları arayıp sormak ve onlarla bir arada olmak.

Çünkü şöyle bir kural vardır: Nasıl hastalıklar bulaşıcı ise, güzel huylar da bulaşıcıdır. İyilerle beraber olursak hakikaten iyi insan olma temayülünde oluruz, kötülerle beraber olursak kötü olma temayülünde oluruz.

Şeyh Sâdi güzel bir şey söyler Gülistan’da: Bir gün diyor hamamda yıkanıyordum. Elime bir toprak parçası geçti. Baktım çok güzel kokuyor, şaşırdım. Ona işte lisanı halle diyor ki:

-          Sen bir topraksın, niye bu kadar güzel kokuyorsun? Bana dedi ki diyor o toprak:

-           Beni bir gül ağacının dibinden alıp getirdiler.

Sonra o tavsiyesini yapıyor:

“Arkadaş! Gül ile arkadaşlık yap ki, onun gibi olasın” diyor. Demek ki güzel insanlarla arkadaş olmamız lazım. Güzel insanlarla, aynı meclislerde bulunmamız lazım.

Şimdi muhterem kardeşlerim

Bu âlemde, Hz. Adem’den bugüne ve kıyamete kadar Allahü Teâlâ’nın yarattığı, beşer cinsi içerisinde en faziletli, en üstün, en kıymetli, alemin adeta gözbebeği olan yegane insan Resûlü Ekrem efendimizdir. Bütün İslam alimleri bunu böyle ifade ederler ve bunu her kitaptan sadece Kur’an’dan değil bilinen kitaplardan delillerini de getirirler. Bu bakımdan Rasulüllah (SAV) Efendimiz bizim için her şeydir. Alemde, Allahü Teâlâ’nın kıyamete kadar rehber edinmemiz için gönderdiği, önder edinmemiz için gönderdiği yegane insan, Rasulü kibriyadır.

İşte biraz önce hukukunu saydığı, İsmail bey arkadaşımızın ve ayetlerle delillerini kısacık ifade ettiği o Rasül için Kur’an-ı Kerim, Cenabı Hak bize onu en güzel örnek olarak takdim ediyor:

“Hiç şüphesiz ki Allah’ın Rasülünde sizin için takip edilecek en güzel örnek vardır” buyuruyor. Bu sebeple peygamber bizim örneğimizdir, önderimizdir, rehberimizdir. Kur’an, o kadar çok peygamberden bahsediyor ki, nerdeyse her ayetini peygamberle ilgili görenler vardı.

Peygamberin (SAV)’in, hayatının, ahlakının ki yaşayışıdır aynı zamanda Kur’an olduğunu söylüyor onun eşi, müminlerin annesi Hazreti Aişe validemiz. Kendisine gelip sordukları zaman peygamberin ahlakı nasıldı? diye, önce bir soru ile mukabelede bulunuyor:

-          Siz Kur’an okumuyor musunuz? diyor sahabilere:

-          Okuyoruz, dediklerinde,

-          Allah’ın Rasulü’nün ahlakı Kur’an’dan ibaretti diyor.

Demek ki peygamber, yaşayan canlı Kur’an’dır. Yani biz Kur’an’ı hayatımıza geçirmek istiyorsak, peygamberi örnek almak gibi bir sorumluluğumuz var. Dolayısıyla Rasulüllah (SAV) Efendimizi sevme gibi bir vazifemiz var.

Niçin biz peygamberi sevmeliyiz? Çok kısa olarak bundan bahsedeceğim. Böyle hatırınızda kalacak şekilde de inşallah öz olarak tutmaya çalışacağım.

Bir defa Allah Rasulü yaratılmışların hidayete ermesine vesile kılınmıştır. Yani bizim doğru yolu bulmamıza, cennete girmemize, Cenab-ı Hak onu vesile kılmıştır. Bundan daha büyük bir saadet olamaz. Çünkü bir insan dünyada ve ahirette mutlu olmak istiyorsa, hem Müslümanım diyor, hem mutlu olmayı istiyorsa, peygamberi kendisine rehber edinmek zorunda. Çünkü peygamberimiz de en doğru yolu gösteriyor.

O’nun sayesinde Cenab-ı Allah, İslam ümmetine merhamet etmiş, onları en üstün faziletli ümmet kılmış. Sadece Rasulü Ekrem (SAV), peygamberler silsilesinin en üstün olan, incisi mesabesinde olan, halkası değil. Aynı zamanda ümmeti de en üstün ümmet. Bu üstün ümmet olmakla, O’nun ümmeti olma şerefine nail olmamızdan kaynaklanıyor. Kur’an bizi böyle tavsif ediyor. Diğer ümmetlere şahit ümmet olarak gösteriyor.

İşte bu vasfı bize kazandırdığından dolayı, Rasulüllah Efendimiz’i sevmek zorundayız. Ama bu sevgi, bilgi ile elde edilir. Çünkü peygamberi bilmezsek ne yapacağız? Peygamber (SAV)’i bilmenin yolu, tabi ki onun hayatını okumaktan, Kur’an’ı anlamaktan geçiyor önce. Hayatını okumaktan geçiyor.

Sevgili kardeşlerim,

İnsanlık tarihinde hakkında Hazreti Rasulü Ekrem kadar kitap yazılmış bir fert bulmak, asla mümkün değil. Kısaca işaret etti İsmail Lütfi bey arkadaşım. Hayatı, Hazreti peygamber kadar en ince detaylarına varıncaya kadar tespit edilmiş, bir başka insan bulmak da mümkün değildir. Yani bugün bir insanın peşine kamera koysanız, kesinlikle ifade ediyorum, o kamerada kesinti olabilir ama, Rasulü Ekrem’in hayatında bir kesinti görmüyoruz.

Ashab bize bunu o kadar anlatıyor ki, saçında, sakalında ne kadar beyaz kıl olduğunu tahmin etmeye varıncaya kadar dikkat etmiş. Her şeyini bize anlatıyor ve hadisi şerifleri naklederken hangi halde bulunduğunu bize söylüyor. Kolunu nereye dayamış, ayağını nereye koymuş, üzerinde nasıl bir elbise varmış, yanında kimler varmış, bütün bunları bize anlatıyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? Hakikaten bir kamera bile bunları tespit edemez. Hadis kitaplarını okuyunca ve İslam tarihi kitaplarını okuyunca, buna hayranlık duymamak mümkün değildir. Onun için, Onları yazanlara, ebediyyen şükran duygusu içinde olmamız gerekiyor.

Ve mesela herhangi bir şey sorsanız. Rasulü Ekrem’in şuradaki duruşu neydi, durumu neydi, sözü var mı? Çok samimiyetle ifade edeyim ki, bulamayacağınız hiçbir ama asla söz konusu değildir. Hangi konuda bir bilgi ararsak Rasülü Ekrem’de onu buluyoruz, görüyoruz. Yine Rasülü Ekrem, ümmetine kendi nefislerinden daha önceliklidir. Bunlar, söylediğim her sözün arka planında, Kur’an’ın ayetleri var. Mesela; Al-i İmran Suresi, 67. ayet;  Ahzab suresi 6. ayet bunu ifade ediyor.

Rasülü Kibriya (SAV), ümmetine o kadar düşkün ki, ahirette de dünyada olduğu gibi, ahirette de ümmetini düşünüyor ve ümmetine şefaat niyaz ediyor Allah katında. Ümmetini şefaatine nail etmeden Cenab-ı Hakk’ın huzurundan ayrılmıyor. Onun için peygamberi sevmek zorundayız. Geçmiş ümmetlerin üzerine yüklenen yükleri, sıkıntı ve zorlukları ümmetinden kaldırmış Rasulü Ekrem (SAV).  Başka ümmetlere verilmeyen özellikler bize verilmiş.

Çok öz, çok kısa hadisler var, derin anlamlar çıkarabileceğiniz. Allah’ın Rasülü (SAV) buyuruyor ki:

”Yeryüzü bana mescid kılındı ve temiz kılındı.”

Onun için Müslümanlar yeryüzünün neresine giderlerse gitsinler, namazlarını kılabiliyorlar. Bir ibadethaneye ihtiyaçları olmadan, yeryüzü toprağı namaz kılmak için kendilerine helal kılınmış, mescid kılınmış bir topraktır, sevgi yeri kılınmış bir topraktır. Bu bakımdan İslam ümmeti dediğimiz zaman, sadece coğrafyalarla sınırları insanlar topluluğunu anlamıyoruz. Yeryüzünün neresinde bir Müslüman varsa, biz onu kardeş kabul ediyoruz. Cenab-ı Hak çünkü bize bunu böyle emrediyor ve böyle öğretiyor.

Onun için muhterem kardeşlerim,

İslam insanları ırklarına, renklerine, cinsiyetlerine, coğrafyalarına göre ayırmıyor. Üstün veya aşağılığı bunda görmüyor. Çünkü bu saydığım şeyler, insanların ırkı, insanların rengi, insanların cinsiyeti, insanların coğrafyası, kendi ellerinde olmayan şeyler.

Cenab-ı Hak, üstünlüğü bizim gücümüz dâhilinde olan şeye veriyor. En üstün olanlarımızın takvaca en ileri olanlar olduğunu beyan buyuruyor. Çünkü takvada yarışmak hepimizin elindedir. Yani yarışamayacağımız alanda bize üstünlük sağlamıyor. Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü yok diyor Rasulü Ekrem Efendimiz.  Bu bakımdan bizim dinimiz yeryüzünün her yerinde yayılıyor, her ırk arasında yayılıyor.

Kalbi, her an ümmetine yönelik ve ümmetini düşünüyor peygamberimiz. Fetih suresi 26, Kehf suresi 6, Şuara suresi 1-3, Fatır Suresi 8, Tevbe Suresi 128… Daha pek çok ayet sayabilirim, bunu ifade ediyor.

Rasulüllah (SAV)’in yegane özlemi, çok sevdiği ümmetini görmektir. Cennette görmektir. Onun için bu yönde bize rehberlik yapıyor. Yol göstericilik yapıyor. Ümmetin nasıl cennete gireceğini gösteriyor.

Diğer taraftan muhterem kardeşlerim,

Yine Rasülü Ekrem, bütün insanlığa rahmet olarak gönderildiği için, İslam dini, insanlığı iki çeşit ümmet kabul ediyor:

Birine ümmeti icabed diyor, diğerine ümmeti davet diyor. Yani Müslümanlar, inanan insanlar ümmeti icabettir. Allah’ın emrine uymuş, peygamberin emrine uymuş ona uyarak kendisine uyulması gereken ümmet haline gelmiştir. Bunun dışındaki bütün insanlar ümmeti davettir yani davete muhataptır, onun için İslam dini insanı insan olarak kabul ediyor, değerli bir varlık olarak görüyor. İnsanı kafir olsa da, müşrik olsa da münafık olsa da, insan olarak muhatap alıyor. Ve kesinlikle bu insanlara zulmedilmesine, haksızlık yapılmasına, adaletsizlik yapılmasına da musamaha etmiyor.

Onun için İslam dini, bir misyon dinidir. Bir davet dinidir. Daima davetini bütün insanlara ulaştırıyor. Yahudi geldiği zaman, noksan bir davet yapıyor. Zaten o dinine davet etmiyor. Çünkü Yahudilik milli bir dindir.  Hırıstiyan geldiği zaman, sadece İsa aleyhisselamdan, o da hayal bir peygamber. Hâşâ peygamber de değil kendilerince bir ilah olarak bahsediyor. Oysa biz Yahudi’ye gittiğimiz zaman Hz. Musa’dan bahsedince, o bizim de peygamberimiz diyoruz. Hıristiyan’a gidince Hz. İsa’dan bahsettiği zaman o bizim de peygamberimiz diyoruz.

Çünkü biz, bütün peygamberleri, peygamberler silsilesinin bir neferi, bir ferdi olarak kabul ediyoruz. Ve bunlardan birine iman etmezsek mümin de olmuyoruz. Onun için misyon dini diyorum.  Davet dinidir vee bütün âleme bu davet açıktır.

Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin yaratılışında cemal var, kemal var. Güzelliklerin her çeşidi peygamberimizde toplanmıştır. Kemalin, mükemmelliğin en son noktası Rasulüllah (SAV) dir. Onun için insanoğlunun kıyamete kadar geldiği, insanların kullanabileceği zekânın, % 99’unu peygamberimizin kullandığını ifade ediyor. Bu ilmin araştırıcıları ve fennin tetkik edicileri… Oysa âlemde dâhi olanlar hep üstün akla sahip olanlar bunu sadece % 10’unu kullanmışlardır.

Demek ki Rasulüllah (SAV)’ın sünneti, hadisleri bunun için bu kadar önem arz ediyor. Kendine has özellikleri, kendine has seçkin özellikleri, üstünlükleri, peygamber efendimiz kendisinde barındırıyor. Mucizeler göstermiş bir peygamber olarak karşımızda duruyor. Bütün bunlar Allah’ın Rasulüne her dönemde iman eden insanların, iman edecek insanların önünde, gerçekten önemli kapılar açıyor.

Yine Allahü Teâlâ Hazretleri, Hz. Peygambere saygıyı, ona hürmeti, O’nu üstün tutmayı, yüceltmeyi emrediyor. Bu konuda, o kadar çok ayet var ki, işte bunlar bize peygamber (SAV)’i sevme zaruretini anlatıyor. Onun edebiyle edeplenmeyi, ahlakı ile ahlaklanmayı bize öğretiyor.

Onun için Mevlana Celaleddîni Rûmi, hakikaten bir güzel ifade ile Kur’an’ın baştan sona bir edep olduğunu söylüyor o meşhur beytinde: İnsan oğlunun edepten nasibi yoksa, o insan değildir, gözünü aç bak Kur’an’ın bütün ayetleri, ayet ayet tüm Kur’an edepten ibarettir diyor.

Hakikaten Kur’an bize bir edep öğretiyor. Rasulü Ekrem, o edebi yaşamış olarak karşımızda bulunuyor. Cenab-ı Hak, Allah’ın Rasülü’nün arzularını isteklerini yerine getiriyor. Bunu vaad ediyor. Bakın Bakara suresinin 144. ayeti, Ahzab suresinin 51. ayeti bunları ortaya koyuyor. Ulaşmak istediği her şey, Rasulü kibriyaya ikram ediliyor. Şura suresinin 23. ayeti, Duha suresinin 5. ayetleri de bunu bizlere anlatıyor.

Muhterem dinleyenlerim

Peygamber Efendimizi sevmek farzdır. Yani Allah’ın Rasulünü sevmeyen bir insan, mümin olamaz. Sadece inanmayan değil, sevmeyen bir insan mümin olamaz.  Ve peygamber sevgisi bütün sevgilerin üstündedir. Bir insan Allah’tan sonra en çok peygamberi sevecektir. Mümin olan bir kimse, annesinden, babasından, evladından, ailesinden, kendisinden daha çok peygamberi sevecektir.

Çünkü bu hem Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bize bunu anlatıyor hem Rasülü Ekrem (SAV)’in birçok hadisleri bizi bu yönde yönlendiriyor, uyarıyor. Çünkü yukarıdan beri size saydığım ayetler peygamberi sevmenin hakikaten farziyetini ortaya koyuyor. Ancak bu sevgiyi işte sıralamaya tabi tutarsak peygamber sevgisi, baba sevgisinin de, evlat sevgisinin de önünde geliyor. Mal mülk sevgisinin top yekün insanların sevgisinin önünde geliyor. Çünkü Rasülü Ekrem böyle buyuruyor. Kişinin kendi nefsini sevmesinin önünde geliyor. Çünkü Allah Rasülü yine Hazreti Ömer’e, beni nefsimden de fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın diyor. Hz. Ömer gelip, Nefsim hariç, seni her şeyden çok seviyorum, herkesten çok seni daha fazla seviyorum, deyince peygamberimiz.

-          “Beni Ya Ömer, kendi nefsinden dahi daha çok sevmedikçe imanın kemale ermiş olmaz” diyor.

-          O halde seni nefsimden de çok seviyorum, Ya Rasülallah, diyerek

-          Şimdi oldu, cevabını alıyor peygamberimizden.

Allahü Teâlâ’nın sevgisi içinde bu gayet açıktır. Çünkü Kur’an bunu açıkça ifade ediyor. Müminler peygambere saygıyı da mutlaka en ince ayrıntısına kadar göstermek zorundadır. Yani bir insanın ister Rasülü Ekrem’in adının anıldığında salavat getirilmemesi, peygamberin bir sünnetini hafif görmesi, yaptığı bir işi önemsememesi. Bunlar son derece tehlikelidir.

Biraz önce ifade edildi. Sünneti hafife almak, zayıf hadisleri hafife almak, bunlar aslında kardeşlerim, Kur’an’ı hafife almaktır. Neden? Çünkü Kur’an mademki peygambere imanı emrediyor, madem ki peygambere itaatı emrediyor, madem ki peygambere ittibaı uymayı emrediyor. O halde bunları hafife almak, asla söz konusu olamaz, o zaman bunları hafife almak, Allah’ın emrini hafife almak olur ki, Allah korusun  bu da insanı bu iman dairesinin dışına çıkarır.

Yine peygamber efendimizi sevmenin, imanın şubelerinden olduğu kendi ifadesi ile sabittir. Bunun üzerine salatü selam getirmenin sevabı, her sevabın üstündedir. İfade buyuruldu biraz önce. Peygamberi Zişan Efendimizin adı anıldığında mutlaka salatü selam getirmeliyiz. Bunun sevabı bütün sevaplardan üstündür. Sünnetlerini tanzim, onlara uymak, sevgisinin gereğidir.

Şöyle düşünün, annemi seviyorum, babamı seviyorum diyen bir insan annesinin emrini, babasının emrini isteğini yerine getirmezse, bu sevgi, gerçek bir sevgi olabilir mi? Hem peygamberi seviyorum demek hem de O’nun dediklerini yapmamak elbette gerçekçi olamaz. Ehli beytini sevmek, ashabını sevmek, Rasülü Ekremi sevmenin gereklerinden biridir. Onun için biz peygamber efendimizin bütün eşlerini hiçbir ayırım gözetmeden severiz. Damatlarını severiz, torunlarını severiz, onun sülalesinden gelenleri severiz.

Milletimizde bu sevgi hakikaten zirvededir. Birçok Müslüman millet vardır ama yani bizim milletimiz kadar Hz. Peygamber’e na’tlar yazmış, sevgi şiirleri yazmış millet bulmak gerçekten çok zordur. Ve bu topluluklar da başka milletler arasında o kadar coşkulu olmuyor. Onun için Türk milleti Allaha hamdü senalar ediyoruz ki milletimiz, gerçekten Allah’ın ve peygamberin sevgisine layık olmuş, kendisi de Allah’ı da peygamberi de seven bir millet olma özeliği taşıyor ancak buradaki noksanlık onun bugünkü halinin ne yazık ki bir belirtisidir sonucudur.

İnşallah yetişen nesiller, güzel Müslümanlar oldukça hakikaten yine milletimizin âlemin örneği bir millet olmak için hiçbir sebep yoktur. Kendimizi asla küçük görmeyelim. Dünyayı gezip gördüğümüz zaman bizim nezaketimiz, bizim nezahetimiz, bizim ahlakımız fevkalade güzel örneklerimiz, bizim için onur verici, gurur verici bir şeydir. Ama ne yazık ki, kötülükler içimizde çoğalınca, bu güzel özelliklerimizi kaybediyoruz.

Onun için ısrarla söylediğim şudur. Söylemek istediğimiz şudur burada sevgiden bahsederken… Çocuklarımıza Allah sevgisi peygamber sevgisi öğretelim. Ailemiz içinde Kur’an sünnet bilgisini yayalım. Çocuklarımızı kesinlikle güzel arkadaşlarla buluşturalım. Aileler olarak, güzel insanlarla dost olalım, başkalarını da bu iyiliğe teşvik edelim. Yani kötünün kötülüğünü hoş görmeyelim. İnsanları kötülük yaptığı için, günah işlediği için terk etmeyelim ama yaptığı günahı hoş görmeyelim. Kötülüğünü hoş görmeyelim. Çünkü bunlar, İslami açıdan son derece mahzurludur. Onların günahlarını önlemeye, kötülüklerini ortadan kaldırmaya çalışalım.

Peygamberi Zişan Efendimizin hayat kıldığı Medine’yi, Mescidi Nebi’yi ve buradaki şiarları yani ona ait yerleri, yurtları, onu hatırlatan mekânları sevmek de onun sevgisinin bir alametidir. Onun için gönlümüz hep Mekke’de Medine’dedir. Niye? Çünkü Allah’ın evini sevmek, Allah’ı sevmenin bir alametidir. Peygamberi ziyaret etmek onu sanki sağlığında ziyaret etmek gibi bir fazilettir, bunu kendisi ifade buyuruyor.

Allah’ın Rasülü’nün sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek, kızdığına kızmak, buğz ettiğine buğz etmek, bunlar da peygamber sevgisinin gerekleridir. Onun için kâfirleri sevmek, münafıkları sevmek, müşrikleri sevmek dinimizde fevkalade tehlikeli addedilmiştir. Bunlar sevilmez. Beşeri münasebet kurmak ayrıdır bakınız sevmek ayrıdır.

Çünkü soruyorlar zaman zaman: Muamele yapıyorum, bu kafir dürüst hareket ediyor, doğru hareket ediyor ama bu doğru hareket ediş tarzı hareket olarak sevimli bir şeydir ama bu onun dinini sevmeyi, onun kendi vasfını sevmeyi gerektirmez. Onu ayırmamız icab eder. Peygamber (SAV) Efendimizi hep hatırlamak her zaman anmak onun hakikaten bir konuda nasıl davrandığını düşünmek, bunlar da son derece önemli hususlardır.

Bunları nasıl hallederiz, ben akşam da konuştuğumuz bir ilçemizde ifade etmeye çalıştım. Bir defa şunu sizden istirham ediyorum. Mutlaka gelecek senenin kutlu doğumuna kadar Allah Rasülü’nün hayatını güzelce anlatan bir kitap okuyun veyahut peygamber efendimizin hayatını anlatan bir kitabı aileniz için de okuyun, dostlarla okuyun.

Kur’an-ı Kerim’in mealini, tefsirini, peygamberin hadislerini sünnetini mutlaka okuyun. Okuyalım, çünkü bunlarla biz bilgi sahibi olabiliriz. Bilgi sahibi olmayan ne yapacak? Kendimiz de bir şey yapamayız ve başkasına da tebliğ ulaştıramayız. Çünkü bildiğimizi başkalarına da ulaştırmak gibi bir sorumluluğumuz var. Netice olarak şunları da ifade etmek istiyorum. Çok vaktinizi almayacağım.

Peygamber efendimizi sevmenin neticesinde biz, imanın zevkini tadarız ve gerçek bir mümin oluruz. Allah’ın sevgisini hatırlarız. Allah da bizi sever, ahirette de peygamberimizle inşallah beraber olma imkânını elde ederiz. Peygamberin görmek istediği ümmetin arasına girmiş oluruz. Dünyada da ahirette de saadete ulaşırız, mutlu bir hayat yaşarız.

Düzenli bir aile hayatımız olur. Düzenli bir insan oluruz. Çocuklarımızla, eşlerimizle, dostlarımızla güzel bir hayatın tadını çıkarırız. Mümin vasfını, iman sıfatını kazanırız. Günah ve kusur işlese bile onun sevgisi sayesinde, iman dairesinde kalma imkânı buluruz. Arşın gölgesinde haşr olunacak müminler sınıfına dâhil oluruz. Ve cennete girmeye hak kazanırız. Bu ne kadar büyük şereftir, cennete Allah’ın Rasülü ile arkadaş olmak. Bütün bunlar peygamberin sevgisi sayesinde elde edilebilir. Ama ifade etmeye çalıştığım gibi O’nu sadece seviyorum , Peygamberimi severim demekle bu iş olmuyor..

Nasıl Allah’ı seviyorum demek, Allah’ın haklarını yerine getirmekle olursa, peygamberi seviyorum demek de peygamberin haklarını, Peygambere karşı görevlerimizi yerine getirmekle mümkündür.

İnşallah bu Kutlu Doğum Haftaları, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz konuşmalar, sohbetler güzelliklere vesile olur. Peygamberi daha iyi tanımaya vesile olur. Daha iyi anlamaya vesile olur, sevmeye vesile olur. Neticede güzel müminler topluluğu olmamıza vesile olur ve bu sayede hem millet olarak hem fertler olarak kurtuluşa ereriz. Cenabı Hak hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

Allah hepinizden razı olsun.

Sağ olun var olun. (Alkışlar..)

 (Bu konferans metni, Bolu Müftülüğü tarafından bant çözümü yapılmak üzere bana gönderilmiştir. Bu güzel konuşmanın vaazsitesi.com da yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatiyle 19 Mayıs 2008 tarihinde yayına verilmiştir. Vehbi Akşit (Bu konuşma tarafımdan dinlenmiş ve bant çözümü tarafımdan yapılmıştır)
Kutlu Doğum Haftası ile ilgili sitemize de eklenmiştir.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hadislerle İslam
İslam Ansiklopedisi
2017 Kutlu Doğum





Son Peygamber
Siyeri Nebi

Sesli Kitaplar
Evrensel Mesaj
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.52713.5413
Euro4.10814.1246
Hava Durumu
Anlık
Yarın
27° 34° 19°
Saat